| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Haberler ve MakalelerRSSYorum RSS
Yazılar arşiv 02.2009 Other entries in 2009-02 resimler , videolar

Kendimizde Dikkat Etmemiz Gereken Onemli Hususlar 

 KASLARINIZMI AZALIYOR?

660'dan fazla kasımız kendileri için bir şey yaptığımız müddetçe yürümemizi, koşmamızı, sevmemizi ve gülmemizi sağlarlar. Aksi durumda ise yağ dokularına dönüşürler. Bu yalnızca vücut şeklimizin bozulmasına değil sağlığımıza zarar verir. Aslında kaslarımız en önemli metabolizma organlarıdır. Çünkü kalori sobasıdırlar. Kaslarımız kaybolduğunda kilo artar, osteoporoz ortaya çıkar. Kemikler yumuşar. Çünkü kemik hücrelerini yenilenmeye tahrik eden iskelet üzerindeki aktif kasların etkisi azalır. Yalnızca dizlerdeki artroz (kireçlenme) riski artmaz, bundan dolayı kaslarla beraber amortisör görevi yapan eklemler de işlevini kaybeder. Bir sandalyeye oturun, ellerinizi çapraz biçimde göğsünüze koyun. Şimdi mümkün olduğunca çabuk 5 kez ayağa kalkıp otunun. Bunu 10 saniyede yapabiliyor musunuz? Mükemmel. Eğer yapamıyorsanız kas yapınızı güçlendirmelisiniz.

Azimle antrenman yaparak kaslarınızı güçlendirebilirsiniz. En iyisi haftada 2-3 defa fitnes merkezine gitmeniz. Ancak insan evde de çok şey yapabilir. Örneğin bacaklar için step yapabi-irsiniz. Bunun için evdeki merdiven bile kullanılabilir. Azimle antrenman yaparak kaslarınızı güçlendirebilirsiniz. En iyisi haftada 2-3 defa fitnes merkezine gitmeniz. Ancak insan evde de çok şey yapabilir. Örneğin bacaklar için step yapabilirsiniz. Bunun için evdeki merdiven bile kullanılabilir. Dr. Froböse "Antrenmansız kaslar bile kendilerini bir yıl içinde iki katı güçlendirebilirler" diyor. Çünkü kasların biyolojik bir saati yoktur. İnsan 100 yaşında 30 yaşında birinin kaslarına sahip olabilir.

HAZIM PROBLEMİNİZMİ VAR?

Biz sürekli yeniden oluşuruz. Her bir dakikada 3 milyar vücut hücresi ölürken, aynı zamanda bir o kadar yeni hücre oluşur. 19 senede kemikler kendini yeniler. Deri ise kendini 2-3 haftada yeniler. Ancak bunun koşulu tabağınızda yeterince besin maddesi ve bunları kabul edebilecek sağlıklı bağısaklardır. Ama maalesef her iki kişiden biri hazım problemi yaşıyor.

Vücutta hangi maddenin eksik olduğuna bağlıdır. 160 hormonu aktif hale getiren çinkonun eksikliğinde üremede sıkıntı olur. Yaralar geç iyileşir. C vitaminin eksikliğinde de bağışıklık sistemi zayıflar. Kalsiyum eksikliği varsa kemikler güçsüzleşir.

Kim sıkça kabızlıktan, barsak gazından ve ishalden sıkıntı çekiyorsa bu, organizmanın yeterince beslenmediğini gösterir. Aynı zamanda kötü beslenme alışkanlıkları, öğünlerde oburca yemek, hazmı zorlaştırıp, hücrelere zarar verir.
İlk adım olarak kendinize yemek için aman ayırın. Bir lokmayı ne kadar çok çiğnerseniz tükürük içindeki enzimler besini o kadar iyi ayrıştırır. Posalı yiyecekler barsak işlevini özendirir. Pastörize edilmemiş probiyotik yoğurt barsak mukozasını korur. Prof. Frobüse "Barsak hücreleriniz, buğday filizini çok sever. Ayrıca ihtiyacınız olan her şey içindedir" diyor. 

METABOLİZMANIZ BOZUKSA

Tiroid bezi insanların merkez enerji makamıdır. Bütün metabolizmayı uyarır. Maalesef her üç kişiden biri bu organından hastalanmaktadır ve farkında bile değildir. 

Tiroid bezinin az çalışması halinde enerji eksikliği olur, daha çabuk üşürüz ve hareket etmek istemeyiz, kilo alırız. Bez fazla hormon salgıladığında ise bunun tersi olur. İştahımıza rağmen kilo kaybederiz, devamlı sinirli ve gergin oluruz. Tedavi edilmediğinde her iki dununda da kalbimizle ilgili büyük sıkıntı çekebiliriz.Tiroidin hem az hem de çok çalışma¬sında tiroid bezi büyür ve guatr gelişebilir. Elinize bir ayna alın ve gırtlakla köprücük kemiğini görecek şekilde tutun. Kafanızı ensenizden arkaya yaslayın ve bir yudum su alın yutkunduğunuz esnada boğazınızın altında şişlik oluyorsa bir endokrinologu ziyaret etmenizde yarar var. Tiroidin az çalışması iyot eksikliğine bağlı olabilir. Bu durumda yeterince iyot alımı ve haftada 1-2 porsiyon deniz balığı tüketimi sorunu aşmanıza yardımcı olabilir. Fazla çalışmasında ise yapılacak tek şey ilaç kullanımı ya da cerrahidir. 
ZEHİRLENİYORSAK NE YAPMALIYIZ

Genellikle görmeyiz, tadını almayız ve koklayamayız. Bunun için zararlı maddeler yıllar boyu vücudumuzda toplanır. Özellikle en sinsi olanlar ağır metallerdir. Prof. Ingo Froböse, "Bu ağır metaller zehir arıtma enzimlerini bloke ederek karaciğer, böbrek, beyin ve sinir sisteminde çoğalırlar" diyor.

Kas ağrıları, eklem iltihapları ve kronik hormon bozuklukları bu tür zehirlenme sonucunda olabilir.

Eğer dezenfektan, boya, haşere ilacı veya buna benzer maddelerin bulunduğu ortamlarda çalışıyorsanız vücudun zehir arıtma organları randımanlı çalışamaz. Fazla alkol tüketiminde de aynı sorun yaşanır.
Mat saçlar, kırık el tırnakları, devamlı bitkinlik yaşanır.

Organik sebzeleri seçerseniz tarımsal ilaç atıklarından kurtulursunuz. Günde en az 1,5 litre su içerek zehir ve atık maddelerin taşınıp vücuttan atılmasına yardımcı olabilirsiniz. Bizim baş zehir atma organımız karaciğerdir. Enginar kapsüllerinden karaciğerinizi güçlendirmede yararlanabilirsiniz.
BAĞIŞIKLIK ZAYIFLADIYSA

Güçlü bir bağışıklık sistemi bütün vücudu tamir eder. Yiyici ve öldürücü hücreler hastalıkları tetiklemek üzere organizmaya hücum ettiğinde güçlü bağışıklığımız devreye girip saldırıyı püskürtür.
Zayıflamış bir bağışıklık sistemi bütün vücudu güçsüzleştirir. Öyle ki kanser ve kalp krizi riskini yükseltir. Bazen de aşırı güçlü bir savunma yani bağışıklık sistemi kendi vücudumuza zarar verebilir. Otoümmün hastalıklardan bazıları böyle ortaya çıkar Bunlar alerji, artrit veya diyabet olabilir.

Uykusuzluk, sigara, stres savunma sisteminde delikler açar. Ayrıca yumurta akı bakımından fakir beslenme bağışıklık sistemine zarar verir. Çünkü vücut proteine savunma hücrelerinin ana maddesi olarak gereksinim duyar. Vücut savunmasının felç olduğunun belirtisi soğuk algınlıkları, geçmek bilmeyen mantar istilası veya herpestir.

7-8 saat uyumak gerekir. Geceleri savunma hücreleri kendini yeniler. İyi bir kan dolaşımı da önemlidir. İyi bir dolaşım sistemine sahipsek antikorlar hızlı şekilde ulaşacakları yere varırlar. Sebatla yapılan jogging veya yüzme gibi sporlar kan dolaşımını hızlandırır. Haftada 1-3 defa sauna ziyareti savunma hücre sayısını arttırıp, aktifleştiriyor.

Hiçbir şey sağlığa serbest radikaller kadar zarar vermez. Bu saldırgan oksijen molekülleri yalnız demiri paslandırmazlar, aynı zamanda hücrelerimize de saldırırlar. Serbest radikaller her nefes alışımızda tabii olarak oluşurlar. Sigara ve ultraviyole ışınlar serbest radikallerin çoğalmasına yol açar.

Öncelikle organizmadaki onancı enzimleri yok ederler. Sonuçta tümörlere, arterisikleroza, bunamaya sebep olurlar. Her doku daha hızlı yaşlanır.

Eğer son zamanlarda derin kırışıklıklardan yakınıyorsanız vücudunuzda çok sayıda serbest radikal koşuşturuyor demektir. Hemen sigarayı bırakıp, güneşlenmeye son vermelisiniz.

Bu saldırgan parçacıklara karsı antioksidanlarla güçlenebilirsiniz. Bunlar vitamin C ve E, betakaroten, selenyum ve bitki özleridir. Ana öğünlerden sonra yenen 3 porsiyon meyve ve sebze koruyucudur. Sabırla yapılan yumuşak antrenmanlar, kaslarda antioksidan enzimlerin sayısını yükseltir.

STRES SİZİ YİYİP BİTİRİYOR MU?
Dünya Sağlık Örgütü 21. yüzyılda sağlığa zarar veren en büyük faktörün stres olduğuna dikkat çekiyor. Yapılması gereken ise gücünüzü harekete geçirmektir.

Devamlı stres tansiyonu ve kan şekerini uzun süreli yükseltir ve diyabete neden olur. Tokluk hormonu seviyesi düşer ve sürekli yeriz. Enfeksiyon ve iltihaplar artar.

Bu stresi harekete geçiren faktörlere ve sizin verdiğiniz reaksiyonlarla ilgilidir.

Tabii en iyisi; stres faktörlerini hayatımızdan çıkarmaktır. Ancak bu her zaman mümkün değil. Fakat bakış açısını değiştirmek sorunu hafifletir. Zor bir dununu bir meydan okuma nedeni olarak algılayın dünyanın sonu olarak değil. Spor, stres hormonunu yok eder. Aynı zamanda şefkatli bir deri teması, emniyette olma duygusu, oksitokin hormonunun dağılımını canlandırır, psikolojiyi strese karşı korur. 

Ciddi olarak hastalanmadan önce, vücudumuz değişimlere uğramaya başlar. Biz hissetmeden birbiri ardına oluşan zincirleme reaksiyonlar 10 yıl sonra sona erdiğinde, en zayıf noktamızdan hastalık olarak ortaya çıkarlar. Osteoporoz, diyabet, kalp krizi ya da kanserler işte bu sessiz değişimlerin sonucudur. Geri dönüp bakıldığında bu sonulların 7 hastalık merkezli olduğunu söyleyen Berlin Spor Yüksek Okulu profesörlerinden Dr. Froböse'ye göre; vücudun bozulan zehir arıtma düzeneği ya da evcilleştirilmemiş stres, zaman ayarlı bomba gibidir. Önemli olan bu sorunların farkına varılıp durdurulmasıdır.

Gebelik Sonrası(doğumdan sonra) Beslenme Şekli 

Şu anda her lokmanız bir zamanlar içinizde gelişmekte olan bebeğinizle paylaştığınız kadar önemli olmasa da, besin seçiminiz süt kaliteniz açısından önem taşımaktadır. Özellikle yeni bir anne olarak çok daha fazla enerjiye ihtiyacınız olacak. Bu nedenle eğer emziriyorsanız hamilelik öncesi ağırlığınızı korumak için almanız gereken kalori miktarına günde 400 ile 500 ekstra kalori eklemeniz gerekiyor.Hamileliğiniz boyunca aldığınız proteinler, yavrunuz henüz bir embriyo iken onu sağlıklı bir bebeğe dönüştürmek için gerekli olan hücrelerin meydana gelmesini sağlayacak oluşumda en büyük görevi üstlendi. Şimdi ise, yeterli ve dengeli bir beslenme uygulamak için proteinlere ihtiyacınız bulunmaktadır. Enerjinin %15’i proteinlerden gelmelidir. Et, tavuk, balık, yumurta ve kurubaklagiller proteinler zengin olan besinlerdir. Ayrıca bu besinler B grubu vitaminleri, demir ve çinko açısından da zengindir.Bu dönemde kalsiyum ihtiyacınızı tam anlamıyla karşılamak en çok dikkat etmeniz gereken konulardan biridir. Günlük beslenme içerisinde 3 porsiyon süt ve süt ürünleri tüketmek yeterli olacaktır. Kilo kontrolü açısından az yağlı olanları tercih edebilirsiniz.Meyve ve sebzelerde hayati önem taşıyan vitaminler ve mineraller bulunur. Her öğünde mutlaka sebzeve meyve tüketmeye çalışınız. Pişirme şekli vitamin ve mineral içerikleri üzerinde etkilidir. Bu nedenle sebzeler önce yıkanıp sonra mümkün olduğu kadar büyük parçalar şeklinde çiğden olacak şekilde pişirilmelidir. Vücuttaki demir eksikliği hamilelik döneminde birçok kadının karşısına çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bunun için hamilelikte demir ihtiyacına yönelik beslenmenin yanı sıra doktorun önerdiği şekilde dışarıdan demir takviyesi yapılıyor. Çünkü hamileliğin ikinci yarısında bebeğiniz, demir depolarını oluştururken sizin demir depolarınızdan yararlanır. Bu nedenle, doğum sonrasında da devam eden demir eksikliğinizi gidermek için öğünlerinizi demir yönünden zenginleştirmek için kırmızı et, pekmez, yumurta sarısı günlük beslenmeye eklenmelidir.Yiyeceklerle beraber alınan demirin vücutta kullanılmasını önemli ölçüde engelleyen çay tüketimini ise mümkün olduğunca azaltmalısınız. Ayrıca demir emilimini arttırmak için C vitamini içeren besinler ile tüketilmesi daha iyi olacaktır. Salata, taze sıkılmış meyve suları gibi. Emzirme döneminde de tıpkı hamileliğinizde olduğu gibi folik asit yönünden zengin besinler tüketmelisiniz. Folik asit en fazla yapraklı yeşil sebzeler, karaciğer, böbrek, yumurta, kabuklu tahıllar, ceviz, badem, fındık, fıstık, mercimek, baklagiller ve taze sıkılmış portakal suyunda bulunuyor. Hamilelikte ve emzirme süresinde 400-800 mikrogram alınması gerekiyor. Bu miktarı besinlerle karşılamak zor olduğu için vitamin haplarıyla açığı kapatabilirsiniz. Ayrıca folik asit vücutta depolanamadığı için her gün almak gerekiyor.Enerjinin %30’u bu gruptan sağlanmalıdır. Özellikle n-3, n-6 ve n-9 yağ asitleri örüntülerine dikkat edilmelidir. n-3 yağ asitleri deniz ürünleri özellikle yağlı balıklarda (somon, uskumru), soyayağı, kanola yağı, yumurta sarısı ve anne sütünde bulunmaktadır. n-6 yağ asiti; soyayağı, ayçiçek ve mısırözü yağında bulunmakta, n-9 yağ asiti ise fındık ve zeytinyağında bulunmaktadır. Hamilelik dönemi vücudun iyot gereksiniminin arttığı bir dönem. Çünkü hamilelikte görülen iyot eksikliği düşük, ölü doğum ve bebek ölümlerinde artmaya neden olurken, bebeklerde zeka geriliğine, sağırlık ve cüceliğe neden oluyor. Emzirme döneminde iyotlu tuz kullanmak iyot ihtiyacını karşılamak için yeterli olacaktır. Tuzu kapalı ve ışık almayan yer saklayınız. Doğumdan sonra emzirme döneminiz içerisinde günlük 2,5-3 litre sıvı almaya özen gösteriniz.Bu miktar sıvının tamamını su ile tamamlayabilirsiniz veya hazır meyve suları ve asitli içecekler yerine, az şekerli komposto suyu ve taze sıkılmış meyve sularını tercih edinizEmzirme dönemi içerisinde doktor tavsiyesi ile ek vitamin takviyesi alınabilir. Bu noktada sebze-meyvede bulunan doğal vitaminlerden daha fazla yararlanabilmek için ;meyve suları sıkıldıktan sonra yarım saat içinde tüketlimeli, salata yaparken mümkün olduğu kadar az bıçak ile işlem uygulanmasına dikkat edilebilir. Ayrıca salatanın limonu yemeden hemen önce sıkılmasına dikkat edilmelidir.Emzirme döneminde hamilelikte olduğu gibi günlük enerjinin %55-60’ını karbonhidratlardan sağlamanız gerekmektedir Burada dikkat edilecek nokta şeker gibi basit karbonhidrat yerine pilav, makarna, patates, ekmek gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Kilo kontrolü sağlamak açısından iyi olacaktır.

Gebelik ve Gebelik Oncesi Bakım 

Gebelik sıranda aşırı kilo alma, baş ağrısı ve baş dönmesi, ayaklarda  ve bacaklarda şişme, ödem, kanama, suların erken gelmesi,  çccuk hareketlerinin azalması tehlike belirtileridir.   Gebeliğin  mümkün olan en erken dönemde belirlenilmesnden sonra ilk yedi ayda her ay, 7-8. ayda 15 günde bir, 9. ayda ise haftada bir görülmesi gerekir. Bu izlemeler ebeler tarafından yapılır. Hekim tarafından da en az üç kez görülmesi önerilmektedir. İlk üç aydaki muayenede sistemik hastalığı olup olmadığı, gebeliğin seyrini olumsuz etkileyecek bir durum olup olmadığını belirlemek için muayene edilir. 2.üç aylık dönemde , gebelikte gözden kaçan herhangi bir sağlık sorununun olup olmadığı, gebelik seyrinin  sağlıklı olup olmadığı, araştırılır. Üçüncü üç aylık dönemde  ise  doğumun nerede olacağına karar verilir. Ayrıca asıl izlemeleri yapan ebe gerekli gördüğünde hekime sevketmeli, riskli gebeliklerde hekimin değerlendirmesi ve ebenin izlemeleri daha sık olmalıdır. Anne ve çocuğun doğumdan 24 saat sonra hekim tarafından muayenesi sağlanılmalıdır.  

Gebe izlemeleri sırasında  gebenin ağırlığı ölçülür, kan basıncı değerlendirilir, idrarda protein olup olmadığına bakılır ve kanda hemoglobin düzeyi değerlendirilir. Ülkemizde bu hizmetin  sağlık evi düzeyinde yapılması benimsenmiş ve bu görev sağlık evi ebesinin görevleri arasında sayılmıştır. Gebe izlemeleri sırasında anne adayının eğitimi, gebelik, ana ve çocuk sağlığı ile ilgili temel bilgilerin verilmesi sağlanır.

Daha önce belirttiğimiz gibi annenin muayenesi sırasında bebeğin sağlıklı gelişip gelişmediğine de karar verilir. Sağlık evi ebeleri gereğinde anne adayını sağlık ocağı hekimine göndererek hekim tarafından değerlendirilmesini de sağlarlar

Prostat Nedir Nasıl Tedavi Edilmektedir 

Prostat kanseri, tedaviye radyasyon dozunun oranıyla orantılı şekilde cevap veren bir kanser türü. Ne kadar yüksek dozlara çıkarsanız, radyoterapinin başarılı olma şansı o kadar yüksek. Radyoterapi yöntemleri içinde en gelişmiş tür olan Cyberknifeda yan etkiler çok az olduğu için doz arttırılabiliyor. Böylece Cyberknife ile diğer yöntemlerle ulaşılamayan dozlara ulaşılıyor.

Anadolu Sağlık Merkezinden Üroloji Uzmanı Prof.Dr.Levent Türkeri prostat kanserleri ve prostat kanserlerinin tedavisinde kullanılan CyberKnife yöntemi ile ilgili bilgi verdi.

Prostat kanserleri, 40 yaşın üstündeki erkeklerde çok sık görülen hastalıklardan. Hastalığın yaygınlık derecesi 40-50 yaş civarında yüz binde 3-5 oranında iken , 80 yaş ve üzerinde neredeyse % 6-7ye yükseliyor. Çalışmalar, 80 yaşına gelmiş erkeklerin prostatlarını çıkarıp bakmak imkanı olsaydı bunların %80-90’ınında prostat kanseri tanısının konulabileceğine işaret ediyor. Prostat kanseri, ABDde en sık görülen iki kanserden bir tanesi. Türkiyede ABDye oranla biraz daha az görülüyor. Ancak ne yazık ki sigara tüketimi Türkiye'de çok fazla ve yoğun sigara tüketimi yüzünden Türkiyede mesane kanserine prostat kanserinden daha sık rastlanıyor.

Prostat kanserinin yaşla birlikte daha fazla görülmeye başladığını söyledik. Ancak Anadolu Sağlık Merkezinden Prof. Dr. Levent Türkeri, prostat kanseri ile, yaşla birlikte görülme sıklığı artan hastalıklardan biri olan iyi huylu prostat büyümesinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini söylüyor. Bu ikisinin birbirine karıştırılması nedeniyle, kanserin tanısının atlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Türkeri, “İyi huylu prostat büyümesi idrar kanalında tıkanıklık yaptığı için şikayetlere neden olur ve hasta hekime gider. Sinsi seyreden prostat kanseri ise kemiklere gidene kadar hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle 40 yaşın üstündeki erkeklerde idrar yapmaya ilişkin hiçbir şikayetin olmaması, kanser olasılığını ortadan kaldırmaz diyor.

Prostat bezinin bir portakala benzetilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Türkeri, bu bezin iç kısmında portakalın dilimlerine benzeyen bir bölüm, dışında da portakalın kabuğuna benzer bir başka bölüm bulunduğunu ifade ederek, 40 yaşını geçtikten sonra erkeklerde bu içerdeki dilimler büyümeye başlar. Buna iyi huylu prostat büyümesi (Benign Prostat Hiperplazisi) deriz. Bunun kanserle alakası ve kansere dönüşme olasılığı yok. Kanser ve iyi huylu büyüme tamamen iki ayrı hastalık. Çünkü kanser dışarıdaki kabuk bölümünden gelişir. İyi huylu prostat büyümesi içerdeki dilimlerde gelişir. Ama aynı anda bulunabildikleri için hastaların kafasında, bazen de hekimlerin kafasında karışabiliyor. Sanki biri birine sebep olabiliyormuş gibi düşünülüyor. Onun için ikisini iyi ayırt etmek gerekir diye konuşuyor.

50 YAŞ ÜSTÜ ERKEKLER MUAYENE OLMALI

Prostat kanseri erkeklerin korkulu rüyası olmasına karşın, erken tanı konulabilen ve erken tanı ile başarılı tedavi uygulanabilen bir kanser türü. Bu nedenle 50 yaş ve üstü erkeklere, mutlaka her yıl bir üroloji uzmanına giderek muayene olmaları ve PSA adı verilen kan tahlilini yaptırmaları öneriliyor. Prostat kanserinin nedeni tam olarak bilinemiyor. Yaş ilerledikçe erkeklerde hormonal yapıda ortaya çıkan değişikliklerin bu işte rol oynadığı iddia ediliyor. Ancak tek neden bu değil. Büyük bir olasılıkla, yaşla birlikte ortaya çıkan hücrenin genetik yapısındaki değişiklikler de, kanser gelişim sürecine etki ediyor. Genetik değişiklikler ve hormonal değişiklikler bir araya geldiğinde kanser oluşuyor. Elbette çevresel faktörlerin de prostat kanserinin oluşumuna etkisi büyük. Özellikle sigara prostat kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörü. Kırmızı et ve hayvansal yağ tüketimi de prostat kanseri riskini artırabiliyor. Ayrıca pillerin içinde yer alan kadmium adlı ağır metalin de prostat kanserinin gelişiminde yeri olabileceği tartışılıyor.

Prostat kanserinin ortaya çıkısında önemli bir risk faktörü de aile öyküsü. Prof. Dr. Levent Türkeri, “Çalışmalar, birinci derece akrabasında prostat kanseri görülen erkeklerin normal popülasyona göre iki kat daha fazla risk altında olduklarını ortaya koyuyor. Babanın, amca ve adyıda prostat kanserinin ortaya çıkması ve özellikle hastalık yaşı genç yaşlara doğru kaydıkça bu risk daha da artıyor diyor.

YAŞAM SÜRESİ TÜMÖRÜN TİPİNE GÖRE DEĞİŞİYOR

Prostat kanserleri, akciğer kanserleri kadar olmasa da yine de son derece ölümcül hastalıklar arasında yer alıyor. Her prostat kanseri aynı şekilde ilerleyip ölüme sebep vermiyor. Bunların içinde çok yavaş ilerleyen, hastaya hayatı boyunca hiç sıkıntı vermeyen tümörler olabileceği gibi, süratle ilerleyip ölüme sebep olabilecek tümörler de bulunuyor. Prostat kanserinin ölümle sonuçlanması ya da tedavi başarısı tümörün özelliklerine bağlı. Tümörün özellikleri PSA değerleri ve Gleason Skorlaması adı verilen sistemle belirlenebiliyor. Prof. Dr. Türkeri, PSA değerleri ve gleason skorlamasının sonuçlarının yanısıra hastalığın ilk tanı konulduğu zamanki yayılma derecesini bilmek de çok önemli. Tümör ilk tanı konulduğunda prostatın dışına taşmış, kemiklere metastaz yapmışsa yapılan tedavilerden çok iyi sonuç elde etmek pek olası değil. Ama prostatın içine sınırlıysa ve çok düşük bir PSA düzeyi varsa, gleason skoru çok düşükse, o zaman bu tümörün iyi bir tedavi ile ölüme yol açmayacağını söyleyebiliriz. Hastanın tümörünü değerlendirebilmek için geliştirilmiş Nomogram adı verilen istatistik temelli bilgisayar programları var. Bu programlar bize hastanın ne kadar hastalıksız kalma ihtimali olduğunu gösteriyor diyor. Prof. Dr. Türkeri, ayrıca hastanın yaşı gençse hastalığın ilerleme ihtimalinin yüksek olduğunu da sözlerine ekliyor.

TANI NASIL KONUYOR?

Tanıda öncelikle parmakla muayene ve PSA testinden yararlanılıyor. Bunlardan birinde ya da her ikisinde normal değerlerden farklılık belirlenirse, prostat dokusundan biyopsi yapılıyor. Anusten rektuma yerleştirilen bir ultrason cihazı eşliğinde en az on yerden parça alınıyor. Bu parçaların patoloji laboratuvarında mikroskop altında incelenmesi sonucunda prostatta bir tümör olup olmadığı belirleniyor.

CYBERKNIFE İLE GÜVENLİ TEDAVİ

Prof. Dr. Türkeri, prostat kanserinin tedavisinde en sık kullanılan yöntemlerden birinin, radikal prostatektomi adı verilen cerrahi yöntem olduğunu söyleyerek, girişimi şöyle anlatıyor: Bu ameliyatla prostatı, meni keselerini, lenf bezlerini temizliyoruz. Hasta ameliyatı istemiyorsa ya da tıbbi sebepler nedeniyle anestezi alması mümkün değil ise radyoterapi yöntemleri kullanılıyor. Radyoterapide de birkaç metod var. Bunlardan en eskisi ve en klasiği Lineer Aksleratör ile yapılan radyoterapi, bundan daha yeni olan üç boyutlu konformal radyoterapi, biraz daha yeni olan IMRT yöntemi, biraz daha gelişmiş olan da Cyberknife yöntemi. Yani Cyberknife radyoterapi yöntemleri içerisinde en gelişmiş olanı”

Beyin tümörleri, omurilik tümörleri, pankreasla ilgili tümörlerde kullanılan Cyberknife’ın, prostat kanserlerinde de, kendinden önceki radyoterapi yöntemlerine göre tümörün temizlenmesinde başarıyı artıran ve hastanın yaşam kalitesini yükselten önemli avantajları olduğunu söyleyen Prof. Dr. Levent Türkeri, bu avantajları şöyle dile getiriyor:

Hem IMRT, hem de üç boyutlu konformal radyoterapi yaklaşık 2 ay süren tedaviler. Hasta 2 ay boyunca Pazartesiden Cumaya kadar her gün hastaneye gidip gelir ve 30 dakika kadar hastanede zaman geçirir. Cyberknife’ın kullanımında bu süre 4-5 güne kadar inmiş durumda. Bundan daha önemli olan bir bir başka avantaj Cyberknifeda ulaşılan radyoterapi dozlarının hem IMRT hem de konformal radyoterapiden daha fazla olması. Çünkü normal şartlarda doz arttıkça yan etkiler çok artıyor. Cyberknifeda yan etkiler çok az olduğu için dozu artırabiliyoruz. Böylece Cyberknife ile diğer yöntemlerle ulaşamayacağımız dozlara ulaşıyoruz. Radyoterapideki en önemli problem verdiğiniz ışın tedavisinin hastalıklı prostat bezi ile beraber onun üstündeki idrar torbasını ve arkasındaki kalın barsağı da yakması oluyor. Eğer bunlar çok fazla yanarsa hastada çok ciddi problemler ortaya çıkıyor. Prostat kanserinden kurtarırken, mesane, kalın barsak problemleri çıkıyor. Bu olmasın diye etrafa giden radyasyon dozunu sınırlayıcı bir takım yeni teknikler geliştirildi. Bu üç boyutlu konformal radyoterapi ile başladı, bir basamak üstü IMRT oldu, onun da bir basamak üstüne Cyberknife geçti. Şu anda radyoterapide son nokta Cyberknife. Prostat kanseri radyasyon dozu ile orantılı şekilde cevap veren bir kanser türü. Ne kadar yüksek dozlara çıkarsanız, radyoterapinin başarılı olma şansı o kadar yüksektir. Daha önceki yöntemlerle barsak ve idrar torbasının yanmaması için 7 bin santigreyin (cGy) altında radyasyon verilebilirdi. Bu radyoterapi dozları ile elde ettiğimiz başarı oranları da düşük olurdu. 7500 santigreyin üstüne çıkmaya başladığımızda başarı şansı çok daha fazla olmaktadır.

SADECE ASMDE UYGULANIYOR

Türkiyede, Ortadoğuda ve Balkanlarda sadece ASMnde uygulanan Cyberknife’ın prostat tümörlerinde kullanımının, beyin, pankreas ve omurilik tümörlerine oranla çok daha yeni olduğunu söyleyen Prof. Dr. Türkeri, bu konuda yapılmış geniş hasta serileri olmamasına karşın, diğer tümörlerde görülen yüksek başarının prostat kanserinde de yakalanmasını beklediklerini vurguluyor. Doğru hasta seçiminin, dolayısı ile hangi hastalarda cerrahi girişimin, hangi hastalarda radyoterapi yöntemlerinin daha uygun olduğunun belirlenmesinin çok büyük önem taşıdığının ve bunun için multidisipliner bir çalışmanın son derece gerekli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Türkeri, Cyberknife hastalarının özellikle organa sınırlı tümörü olan hastalar içinden seçilmesi gerektiğini belirtiyor: "Yaygın tümörlerde kanseri yok etme şansımız yok. Cybernifein bizim için en fazla faydalı olacağını düşündüğümüz nokta, kanserin tümüyle yok edilebileceği bir aşama. Onun için metastaz yapmış bir hastalıkta Cyberknifein çok fazla yeri yok. Çok nadir de olsa bazen prostat kanseri beyne metastaz yapabiliyor. Prostat kanseri metastaz yaptıktan sonra bile nisbeten yavaş giden bir hastalık. Ama beyindeki metastaz yavaş yavaş bile büyüse hastayı hızla ölüme götürebilir. Onun için beyindeki metastazı kontrol edebilmek için Cyberknife kullanılabilir. Burada bilinmesi gereken, bu gün için böyle bir hastanın prostat kanserinden tamamen kurtulma şansının olmadığıdır. Ama en azından hayatının uzaması, beyindeki metastaza bağlı ölmesi engellenebilir diyor.

Organa sınırlı hastalıkta ve de bir bölüm prostatın hemen yakın çevresine dağılmış bir hastalıkta radyotepinin özelikle hormon tedavisi ile bir arada kullanıldığında çok yüksek başarı oranlarına ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Levent Türkeri, 5 yıl hastalıksız hayatta kalma oranları %70-75ler civarında. Özellikle ileri evre hastalığı da düşünürsek, oldukça iyi bir oran. O bakımdan radyoterapi özellikle hormon teravisi ile birlikte kullanıldığında oldukça etkili bir yöntem diye konuşuyor.

Cybernife Nasıl Uygulanıyor ve Avantajları Neler?

 Bu tedaviye başlamadan önce prostat içine ultrason eşliğinde birkaç tane küçük altın çekirdek yerleştiriliyor.

 Daha sonra Cyberknife robotu o çekirdeklerin hareketini takip ederek, prostatla beraber hareket ediyor. Prostat hareket ettikçe robot da onunla birlikte pozisyon değiştiriyor. Böylelikle hasta nefes alıp verdikçe, onun boşalttığı yerlere boşu boşuna radyoterapi verilmemiş oluyor. Bu da çevre dokulara zarar verilmesini engelliyor.

 Cyberknife, diğer yöntemler gibi birkaç ay devam etmiyor. Dört ya da beş gün içinde tamamlanabiliyor. Sadece seansları biraz daha uzun sürüyor.

 Diğer radyoterapi yöntemlerine oranla güvenli bir şekilde daha fazla radyasyon verilebildiği için, başarı oranı daha yüksek oluyor. Cyberknifeda verilen radyasyon miktarı 8 bin santigreyin üzerine çıkabiliyor. İyi seçilmiş hastalarda, lokal ileri evre prostat kanseri olsa bile hormon tedavisi ile birlikte iyi bir radyoterapi yapıldığında hastanın yaşam süresi önemli ölçüde uzuyor.

Diyabed Nedir,Vucuda Olan Zararları Nelerdir 

Diyabet, Pankreastan salgılanan insülin hormonunun yetersizliği veya yokluğu sonucu kandaki şeker miktarının yükselmesi ile ortaya çıkan ömür boyu devam eden bir hastalıktır.

Besinler, vücudun başlıca yakıtı olan şekere dönüşmek üzere parçalanırlar. Daha sonra bu şeker kana geçer ve kandaki şeker düzeyi yükselmeye başlar. Sağlıklı bireylerde kana geçen şeker pankreastan salgılanan insülin hormonu yardımıyla hücrelere taşınır.

Diyabetli bireylerde insülin eksik veya etkisiz olduğu için şeker hücre içine giremez ve kanda miktarı yükselir (Hiperglisemi).

Kan şekeri belli bir düzeyi geçince idrarla şeker atılmaya başlar. İdrardaki şeker miktarının artması ile sık idrara çıkma, aşırı susama ve çok su içme görülür.

İnsülin eksikliği veya yetersizliğine bağlı olarak hücreler glikozu kullanamaz; gerekli olan enerji yağlar ve proteinlerden sağlanır.  Bunun sonucu diyabetli birey hem zayıflar, hem de idrarda keton (aseton) oluşur.

Kan Şekeri Yükselmesi (Hiperglisemi)

Nedenleri;

1.      Aşırı besin tüketimi

2.      Yetersiz insülin ve/veya ilaç

3.      Yetersiz egzersiz

4.      Enfeksiyonlar

Bulguları;

1.      Susama

2.      Sık idrar

3.      İştah kaybı

4.      Yorgunluk

5.      Derin ve hızlı solunum

6.      Deride kuruma ve kaşıntı

7.      Bulanık görme

Kan şekerinin sürekli yüksek olmasına bağlı olarak ileri dönemde önemli sağlık sorunları gelişebilir.

  • Kalp-damar hastalıkları
  • Böbrek sorunları
  • Göz problemleri, körlük
  • Felç
  • Ayak yaraları
  • Duyu kayıpları
  • Sık enfeksiyonlar
  • Yara iyileşmesinde gecikme

Kan Şekeri Düşmesi (Hipoglisemi)

Nedenleri:

1.      Yetersiz besin tüketimi

2.      Aşırı insülin ve /veya ilaç

3.      Yoğun egzersiz

Bulguları:

1.   Terleme

2.      Baş ağrısı

3.      Baş dönmesi

4.      Titreme

5.      Aşırı halsizlik

6.      Bulanık görme

7.      Açlık hissi

8.      Solukluk

9.      Sinirlilik

10.  Çarpıntı

11.  Dikkat dağınıklığı

Diyabet Kontrolü:

Diyabette tedavinin amacı kan şekerini normal sınırlarda tutarak diyabete bağlı gelişebilecek sağlık sorunlarının ortaya çıkışını engellemek veya önlemek, yaşam süresini ve kalitesini yükseltmektir.

Diyabeti kontrol altına almanın ilk adımı onu öğrenmektir.

·        Beslenme tedavisi

·        İnsülin ve/veya ilaç

·        Fiziksel aktivite

·        Eğitim

Diyabet tedavisinin birbirini tamamlayan parçalarını oluşturur.

Beslenme Tedavisi:

Diyabetin kontrolünde temel yapı taşlarından biridir. Amacı;

  • Arzu edilen metabolik kontrolü sağlamak

Açlık kan şekeri (AKŞ)           : 70 -120 mg/dl

Tokluk kan şekeri (TKŞ)         : 140-180 mg/dl

HbA1c                                    :  % 6-8

Total kolesterol                        : < 200 mg/dl

LDL kolesterol            : < 100 mg/dl

  • Diyabetin ileri dönemde ortaya çıkabilecek kronik komplikasyonlarını önlemek ve tedavi etmek,
  • Yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığını kazandırmak
  • Yaşam süresini ve kalitesini yükseltmektir.

Diyabetli bireylerin beslenme tedavileri; yaşına, boyuna, vücut ağırlığına, fiziksel aktivite durumuna, sosyoekonomik durumuna ve beslenme alışkanlıklarına göre diyetisyen tarafından hazırlanır. Beslenme programı kişiye özeldir. Ortak bir program oluşturulamaz.

Diyabetli bireyler de yeterli ve dengeli beslenebilmeleri tüm besin ögelerinden önerilen miktarlarda ve enerji gereksinimlerine göre alması gerekir.

Kollesterol Nedir ve Kollestrolu Dusurme Yolları 

Kardiyovasküler hastalık, Amerika’daki en önemli ölüm nedeni olarak varlığını de­vam ettirmektedir. Yaklaşık bir milyon ölümün çoğu, daralmış ya da bloke olmuş arterler nedeniyle meydana gelmektedir (Ateroskleroz). Kolesterol, bu geniş şekil­de önlenebilir durumda önemli bir rol oynamaktadır.

Ateroskleroz, çocuklukta başlayan, yıllar içinde artan, arter duvarların­da kolesterol içeren yağlı depozitlerin (plakların) yığıldığı sessiz, ağrısız bir süreçtir. Plaklar oluştuğunda, arterin alt kısmı daralır ve kan akımı azalır.

Kolesterol Nedir?

Kolesterol vücudunuzun her hücresindedir ve her hücrenin buna ihtiyacı vardır. Fakat kabul edilen şekliyle kardiyovasküler hastalık riskiniz, bu mumsu yağlı maddeyi kanınızda çok fazla taşıyorsanız artmaktadır.

Kilo verme, düşük yağlı diyet ve diğer yaşam tarzı değişiklikleri koles­terolünüzü azaltmada yardımcı olabilir. Fakat bazen bunlar yeterli değildir. Kolesterol düzeyiniz sizi kalp krizi ve inme riski altında bırakabilir.

Neyse ki, kolesterolünüzü ve sonunda taşıdığı sağlık risklerini, hızlı şe­kilde azaltan mevcut bir dizi güçlü ilaç vardır.

Kolesterole Niye İhtiyacınz Var?

Kolesterol, kanınızda bulunan bir çeşit yağdır. Bazen ondan bir zehirmiş gibi bahsedilir. Fakat onsuz yaşayamazsınız. Vücudunuzdaki hücre zarları için, sinirlerinizin izolasyonu için ve belli hormonların üretimi için gerekli­dir. Ayrıca yiyecekleri sindirmenize yardım eder.

Karaciğer, vücudunuzdaki kolesterolün yaklaşık 2/3’ünü üretir. Hay­vansal ürünler tükettiğinizde geri kalan kısmını alırsınız.

Sindirilen yiyeceklerden gelen besinler gibi, kolesterol de kan akımıyla vücudunuz boyunca taşınır. Bunun gerçekleşebilmesi için, vücudunuz ko­lesterolü bir proteinle kaplar. Bu kolesterol - protein paketi “lipoprotein” adını alır. Düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) sıklıkla “kötü kolesterol” olarak kabul edilir. Zaman içinde, kan damarlarınızın içinde plakları oluş­turmak için diğer maddelerle yapılanabilir. Bu, kalp krizi ya da inmeyle so­nuçlanan bir blokaja yol açabilir. Aksine, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) sık­lıkla “iyi kolesterol” olarak kabul edilir. Çünkü kolesterolün kan damarlarınızdan temizlenmesine yardım eder.

İlaç Tedavisi

Eğer, diyet değişiklikleri ve egzersize rağmen, hala çok fazla kötü kolesterolünüz varsa ya da yeterli iyi kolesterolünüz yoksa, hekiminiz ilaç tedavisi düşünebilir. İlaçlar kan kolesterol ya da kanınız­daki diğer bir lipid tipi olan trigliseritin düzeylerini değiştirebilir.

Kronener kalp ve damar hastalıkları 

Yılda 175 bin kişi koroner kalp hastalığından kaybedilmektedir. Bu bakımdan trafik kazaları, kanserler vb. toplamından daha büyük bir sağlık sorunudur.

Yapılan çalışmalar değiştirilebilir risk faktörlerinin ortadan kaldırılması halinde kalp hastalığı gelişiminin önlenebileceğini göstermiştir. Örneğin, total kolesterolde %10 ve tansiyon yüksekliğinde bir diğer %10 azaltma sağlandığında koroner arter hastalığında %45 oranında azalma sağlanabilmektedir. Hayat stili ve diyet düzenlemeleriyle kalp hastalığını önlemek olasıdır.

KALP HASTALIĞI RİSK FAKTÖRLERİ:

Değiştirilemez Faktörler

1. Yaş: Erkekte 45, kadında 55 yaş üzeri risklidir.

2. Genetik: Birinci dereceden akrabalarında koroner hastalığı bulunan kişiler genetik olarak risk altındadırlar.

3. Menopoz: Kadında önemli bir risk faktörüdür.

Değiştirilebilir Faktörler: Sigara içilmesi, hareketsizlik, obezite, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon ve şeker hastalığıdır.

KORONER KALP HASTALIĞINDAN KORUNMA ÖNLEMLERİ:

1.  Sigara içilmemesi ve dumandan uzak durulması: Sigara içilmesi Kalp hastalıklarının en ciddi önlenebilir risklerinden birisidir. Tütünün içerdiği çoğu kalbe zararlı, 4800 kimyasal madde yanı sıra sigara içilmesi kalp hızını ve kan basıncını (tansiyon) yükseltir, damarları büzerek kalbin iş yükünü arttırır. Dumanın içerdiği karbon monoksit, oksijenin kana geçmesini önler. Sosyal içicilik veya pasif içicilik de kalp için riskli bulunmuştur. Birkaç saat sigara içilen kapalı ortamda bulunan hiç sigara içmemiş kişilerde, içenlerin kanındaki toksik maddenin %30’u saptanmıştır

Doğum kontrol hapları ile sigara kullanmak genç kadınlardaki başlıca Kalp hastalığı sebebidir.

2.  Kalp dostu beslenme: Akdeniz tipi diyet dediğimiz taze meyve-sebzeden zengin, zeytinyağı ağırlıklı, tahılın bol bulunduğu diyet tarzı önerilir. Siyah ve yeşil çay, elma, üzüm çekirdeği ve kabuğu, kırmızı şarap tüketilmesinin antioksidan etkileri yanı sıra damarlardaki kan akımını arttırdığını gösteren çalışmalar vardır.

Hayvansal gıdalarda, fast-foodlarda ve çoğu margarinlerde bulunan Doymuş yağlar ve trans yağlar kolesterol düzeyini arttırırlar. Aynı zamanda iyi kolesterol (HDL) düzeyini de azaltırlar. Çoklu ve tekli doymamış yağlar ise (zeytinyağı, kanola yağı, fındık yağı gibi) kötü kolesterolü azaltıp iyi kolesterolü yükseltirler. Balıkta bulunan omega 3 yağ asitleri dolaşım sistemine bir çok yönden yarar sağlar. Yapılan çalışmalar diyetle yapılan omega 3 takviyesinin kardiyak olayları %44 azalttığını göstermektedir.

Vitaminler: Folik asit, B6 ve B12 vitaminleri homosistein seviyesini düşürerek kalp hastalığı gelişimini engelleyebilirler. (Homosistein kanda bulunan ve arttığı zaman kalp hastalığı ile ilişkili bulunduğu bilinen bir amino asittir.)

Vitamin E, coenzyme Q, L- Carnitine, Magnezyum, sarımsak ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.  

3.    Düzenli yapılan orta derecede fizik aktivite kalp hastalığı riskini %25 oranında azaltmaktadır. Egzersiz kan basıncını düşürür, LDL kolesterolünü azaltır, iyi kolesterol HDL yi arttırır ve diyabet (şeker hastalığı) riskini azaltır. Kalbin kasılma gücünü arttırır. Aynı zamanda stres düzeyini azaltır. Günde yarım saatlik yürüyüş yapılması yukarıdaki faydaları sağlayabilir. Gün içerisinde birkaç kez bölünmüş egzersiz bile yararlıdır. 40 yaşından sonra egzersiz programına başlayacak olan kimselerin hekim kontrolünden geçmeleri gerekli ve yararlıdır.

Egzersiz, relaksasyon teknikleri ile (yoga, taiçhi gibi) birleştirildiğinde daha yararlı olur. Duygusal streslerin kalbi doğrudan olumsuz etkilediği bilinmektedir.

Gerilimli, sabırsız, saate karşı yarışan, daha agresif kişilik yapısına sahip (A tipi personalite) kişilerde kalp hastalığı, B tipi personaliteye sahip kişilerden dört katı fazladır. B tipi kişilik yapısı ise daha rahat, kendine ve etrafına toleranslı kişilerdir.

4.   İdeal kiloya inmek ve kilo kontrolü: Fazla kilo kalp hastalığının yanı sıra hipertansiyon, diyabete ve inmelere yol açar. Bel çevresi kadınlarda 80 cm erkekte ise 94 cm olmalıdır. 

5.    Düzenli sağlık kontrolleri yapılmalıdır: 35 yaşından sonra her yıl kolesterol düzeyi, kan şekeri ve kan basıncı(tansiyon) ölçülmelidir. İdeal tansiyon değeri 120/80 mmhg, ideal total kolesterol değeri ise 200mg ve altıdır. Hekim gerekli görüyor ise bu değerlere ulaşmak için ilaç kullanmaktan çekinilmemelidir.

Çocuklardaki Kulak İnfeksiyonu Olusumu Belirtileri ve Tedavisi 

1371 İnfeksiyonlar için risk faktörleri nelerdir?

Tüm çocuklar kulak infeksiyonlarma hassas ol­makla birlikte daha yüksek riskli olanlar:

Erkekler

Tekrarlayan kulak infeksiyonu olan kardeş­lerin bulunması

İlk kulak infeksiyonunun 4 aylıktan önce gö­rülmesi

Kreşe giden çocuklar

Sigara dumanına maruz kalınması

Sık üst solunum yolu infeksiyonu geçirilmesi

Biberonla beslenen çocuklar

Belirtiler nelerdir?

Kulak ağrısı veya kulakta basınç hissinin yanın­da bazı çocuklar geçici işitme azlığı yaşayabi­lir. Huzursuzluk, ani iştah azalması, soğuk algınlığından birkaç gün sonra ateş gelişme­si, bulantı, kusma veya dik pozisyonda uyu­manın tercih edilmesi gibi kulak infeksiyonun diğer belirtilerinin farkında olunmalıdır. Çocuğunuzun kulağında aynı zamanda akıntı da olabilir.

Çocuğunuza antibiyotik gerekli mi?

Kulak infeksiyonlarmın çoğu kendiliğinden dü­zeldiğinden, özellikle belirtiler az ise doktoru­nuz öncelikle bekle ve gör yaklaşımını önerebi­lir. Diğer olgularda doktorunuz infeksiyonun te­davisinde antibiyotik vermeyi seçebilir. Tedavi başlangıcından sonraki 2-3 gün içinde belirtiler düzelir.

Antibiyotik verilirken talimatların izlendi­ğinden emin olunmalıdır. Çocuğunuza ilaçları önerilen zaman boyunca vermeye devam edin. Eğer belirtiler düzeldiğinde çocuğunuza antibi­yotik vermeyi keserseniz, kalan dirençli bakteri­lerin çoğalmasına ve başka bir infeksiyon oluş­turmasına neden olabilirsiniz. Sağ kalan bakteri­ler ilaçlara dirençli olmalarını sağlayan genleri taşırlar.

Eğer belirtiler düzelmezse veya çocuğunuz 15 aylıktan küçükse doktorunuzun önerdiği şe­kilde takip planlanmalıdır. Eğer çocuğunuz bü­yükse veya belirtiler düzelmişse ve özellikle tekrarlayıcı infeksiyon değilse, kontrole gidilmesi­ne gerek yoktur.

Ne yapabilirsiniz?

Kulak infeksiyonu acil bir durum olmasa da ço­cuğunuzun ağrısı ve huzursuzluğu genellikle ilk 24 saatte en kötü haldedir. Çocuğunuzu daha rahat ettirmek için koyun koyuna yatma­nın yararlarını asla küçümsemeyin.

Tekrarlayıcı infeksiyonlarda ne yapılmalıdır?

Zaman ve antibiyotik kullanımı genellikle kulak infeksiyonlarmı düzeltir. Fakat bazen kulak infeksiyonları kronikleşebilir. Bu durumda dokto­runuza önleyici antibiyotik kullanımını sorun. Kalıcı sıvı bulunması geçici veya kalıcı işitme kaybına neden olabilir. Ve konuşmanın gelişimi­ni geciktirir.

İnfeksiyonları önleyebilir misiniz?

Kulak infeksiyonlarmı önlemek zordur ama şu yaklaşımların çocuğunuzun riskini azalttığını unutmayın:

Çocuğunuzu mümkün olduğunca uzun süre biberon yerine anne sütüyle besleyin.

Biberonla besliyorsanız bunu bebeğiniz dik konumda iken yapın.

Çocuğunuzun sigara dumanına maruz kal­masını önleyin.

Çocuklar büyüyünce kulak infeksiyonu azalır mı? Çocuğunuz olgunlaştıkça östaki tüpü daha ge­niş ve açılı hale gelir, sıvıları ve salgıları daha ra­hat temizleyebilir. Kulak infeksiyonları hala ola­bilse de hayatın ilk yıllarındaki kadar sık görül­meyecektir.

Tibbi araştırmacılar kulak infeksiyonlarmın tedavisine yardımcı olacak neler üzerinde çalışıyorlar?

Antibiyotiklere ek olarak yangıyı azaltan korti­zon benzeri ilaçların kullanımı; ağızdan tedavinin yeterli olmadığı du­rumlarda belirli bir antibiyotiğin injeksiyonu ve grip virüsüne karşı (influenza) aşı uygulaması gibi bazı yaklaşımlar üzerinde araştırmalar sür­mektedir.

Romatizmaya bağlı kalp hastalıkları  

50 yaş altında görülen kalp hastalıklarında çoğunlukla sebep geçirilmiş ateşli eklem romatizmasıdır. Dünyada romatizmanın yaptığı kalp hastalıklarından sonra üçüncü sırayı almaktadır. Ülkemizde ise, halen en başta gelen kalp hastalığıdır. Önemli kalp hastalığı nedeni olduğundan dolayı bu tip romatizmanın tanınması, orta ve ileri yaşlarda görülen diğer romatizma tiplerinden ayrılması çok önemlidir. Bu tip romatizma en sık 5-15 yaş arasındaki çocuklarda görülür. Çoğunlukla bir boğaz-bademcik veya kulak iltihabını takiben ortaya çıkar.

Romatizmanın öncesinde görülen boğaz iltihaplanmaları streptokok denilen mikroplarla meydana gelir. Kış ve bahar aylarında daha çok görülür. Çoğunlukla çocukların toplu halde bulunduğu okul, çocuk yuvaları gibi, yerlerde ortaya çıkar. Ani ateş yükselmesi, özellikle yutkunurken boğaz ağrısı, boyunda ağrılı şişler, çocukta streptokok mikroplarına bağlı bir anjinin olduğunu gösterir. Bu tür anjin geçiren çocuklar iyi tedavi edilmemişlerse arkasından ateşli romatizmanın meydana çıkma olasılığı %3’tür. Amerika, İsveç gibi ülkelerde romatizmal kalp hastalıkları ile mücadele bu safhada başlamaktadır. Bütün streptokok anjinlerinin uygun antibiyotiklerle tedavisi ile önemli bir gurup kalp hastalığını daha oluşmadan önlemek mümkün olmuştur.

Ülkemizde ise durum böyle değildir. Aile tarafından yeterince önemsenmeyen boğaz ve bademcik iltihaplanmaları iyi tedavi edilmemekte ve sonuç olarak ateşli romatizma ve onun yaptığı kalp hastalıkları günden güne artmaktadır. Ülkemizde romatizmal kalp hastası sayısının 1,5 ila 2 milyon civarında olduğu bilinmektedir. Ayrıca her yıl binlerce hasta bu rakama eklenmektedir.

Böyle bir streptokok anjinini takip eden 2-3 hafta içinde ortaya çıkan akut ateşli romatizmanın tanınması güç değildir. Çoğunlukla ilk belirti ateş ve diz, dirsek, el ve ayak bileği gibi eklemlerin şişmesi, ağrıması ve kızarmasıdır. Bir eklemde görülen arızalar birkaç gün içinde geçer fakat diğer bir eklemde aynı belirtiler görülür. Bu şikayetler 1-2 hafta, en fazla 1-2 ay içinde kaybolur. Orta ve ileri yaşlara görülen romatizmanın aksine eklemlerde hiçbir bozukluk kalmaz. Ancak ateşli eklem romatizması sadece eklemi ilgilendiren bir hastalık değildir. Vücudun çeşitli yerlerinde ufak kırmızı lekeler ve 2 cm. çapında deriden hafifçe kabarık şişikler görülebilir. Bir diğer belirti de, sinir sisteminin hastalığa iştiraki ile, çocuklarda anlamsız kol, bacak ve yüz hareketlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu belirtiler yanında hastaların aşağı yukarı %50sinde kalpte bozukluklar görülür. Çocukta nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı gibi şikayetler varsa romatizmanın kalbi tuttuğu düşünülebilir. Ancak kesin teşhis için doktor muayenesi, elektrokardiogram ve kan tahlilleri gerekir. Bu tetkiklerden sonra hastalığın uygun tedavisi yapılabilir. Romatizma seyri sırasında kalbin de tutulduğu tespit edilmişse, romatizma tedavi edilse bile, geçirilen kalp hastalığının ağırlığına göre değişmek üzere %10 ila %90 arasında kalpte kalıcı bozukluklar yerleşir.

Önemli bir husus da romatizmanın tekrarlamaya çok meyilli bir hastalık olduğunun bilinmesidir. Her tekrar yeni bir kalp bozukluğuna neden olacağı veya mevcut kalp hastalığını arttıracağı için kalp romatizması geçirmiş bir hastanın hiçbir şikayeti olmasa bile 5 yıl süreyle romatizmadan korunma tedavisinde olması gereklidir. Bu tedavi çoğunlukla ayda bir defa uygulanan bir tür penisilindir. Bazı durumlarda 35 yaşına kadar devam edilir.

Romatizma kalpte yerleşmişse daha ziyade kalbin kapaklarına zarar verir. Ancak romatizmanın kalbe yerleşmesi ile kalp hastalığı belirtilerinin ortaya çıkması arasında aylar veya yıllar geçer. Bu nedenle, ileri yaşlarda romatizmal kalp hastası olarak gelen hastaların bir kısmı geçirdiği romatizma atağını hatırlamaz. Diğer önemli bir husus da çok hafif belli belirsiz geçen bir romatizmanın bile kalpte ciddi bozukluklar yaratabileceğidir. Anne ve babaların bu yönden çok dikkatli olmaları gerekir.

Romatizma kalp kapaklarında daralmalara, genişlemelere veya bazen her ikisine birden sebep olur. Böyle bir hastanın bazen hiç şikayeti olmayabilir. Hastalık ancak muayene ile tespit edilir. Şikayetler hastalığın ilerlemesi ile ortaya çıkar. En önemli şikayet başlangıçta hareketle ortaya çıkan yorgunluk ve nefes darlığıdır. Daha sonra istirahatle de olmaya başlar. Hasta çabuk yorulur, bitkinlik hisseder, kilo kaybeder. Bazen tek şikayet hareketle veya hiç sebep yokken hissettiği çarpıntılardır. Kan tükürme ve kanlı balgam olabilir. Göğüste ağrı, aşırı terleme ve baygınlık nöbetleri de bu tip hastalarda izlenir. İleri safhalarda renkleri morarır, bacaklarda ve karında şişler ortaya çıkar.

Romatizmal kalp hastalarının bir kısmı istirahat, tuz kısıtlaması ve bazı ilaçlarla şikayetler geçebilir veya çok azalır. Uzun süre doktor kontrolünde sıkıntısız bir yaşam sürdürülebilir. Ancak hastalar daima romatizma tekrarına karşı koruyucu tedavi altında olmalıdırlar. En ufak başka bir hastalık dikkatle tedavi edilmeli ve gidilen doktor hastanın durumdan haberdar edilmelidir.

Bir kısım hastalarda ise saydığımız yöntemlerle tedavi yetersiz kalır. O zaman cerrahi tedavi ile bozulan kapağın tamiri ve suni bir kapakla değiştirilmesi gerekir. Ameliyatın ne şekilde yapılması gerektiğine, kalp kapaklarındaki bozukluğun cinsinin ve derecesinin tayinine karar vermek için ameliyat öncesinde hastanın “Kalp Kateterizasyonu” denilen bir yöntem ile tetkiki gerekir. Bundan sonra ameliyat yapılabilir. Ameliyat sonrasında da hastanın bir kalp merkezinde belli aralıklarla devamlı kontrolü gerekir.

Kişinin gerek duyduğu uyku süresi ,uykusuzluk nasıl neleri etkiler 

Tıbbın uyku ile henüz bilmediği çok şey olmakla birlikte artık biliyoruz ki bedenin onarımı, çeşitli madde ve hormonların sentezi, hafızanın yapılandırılması,  dinlenmemiz uykunun belli dönemlerinde gerçekleşiyor.
“Uyku tekdüze bir süreç değil. Uykunun, uykuya dalış, yüzeyel uyku, derin uyku ve rüya ile ilişkili REM (rapid eye movement / hızlı göz hareketleri) olmak üzere dört dönemi bulunuyor. Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Ferda Korkmaz, uyku eksikliğinin yol açtığı sonuçları anlattı.

“Uyku süremiz yaşın ilerlemesiyle değişmekle birlikte, herkesin uyku süresi kendine özgödür. Bunu değiştirebilmek pek mümkün değildir. Bazı kişiler günde 12 saat, bazı kişiler ise dört saat uykuya ihtiyaç duyar. Toplumda birçok erişkinin ortalama uyku süresi altı - sekiz saattir. Yaşla birlikte hem uyku süresinde hem de uyku mimarisinde değişiklikler olur.

İnsanlar yaşlandıkça, toplam uyku süresinde ve rüyayla ilgili uyku evresinde geçen sürede düşüş başlar. Yeni doğmuş bir bebek günde 16 saat uyur, rüya ile ilişkili REM dönemi yoğundur. Buna karşın bebeğin 30 yaşındaki annesi günde altı saat uyur (eğer şanslıysa) ve bu sürenin dörtte birlik bölümünü REM’de geçirir. 

Nasıl hesaplanır?
Orta yaşlardan itibaren, uyku süresinin azalmasının yanı sıra, uykunun karakteri de değişir. Bu yaşlardaki insanlar rüyayla ilişkili evrede daha az uyurken, yüzseyel uyku dönemleri daha uzun sürer. İnsanlar yaşlandıkça daha erken uyuyup daha erken kalkarlar. Gençlerde ise tam tersidir. Gençler, gece daha geç saatlere kadar kalırlar ve günün çoğunu uyuyarak geçirirler. 80’li yaşlarda değişiklik daha belirgindir. Gün içindeki uyuklamalarla birlikte günlük toplam uyku süreleri altı - sekiz saat olabilir. ”

Kişinin gerek duyduğu uyku süresi şu şekilde hesaplanabilir:
Kişi, uyanık olduğu her iki saat için bir saatlik uykuya ihtiyaç duyuyor. Yaş ilerledikçe bu değişiyor, uyanık kalınan her iki saat için 45 dakikalık uyku gerekiyor. Başka bir deyişle, gün boyunca uyanık kalınan her saat için “uyku borcu” biriktiriliyor. 16 saatlik bir günün sonunda, genç bir insanın “uyku bankasına” borcu sekiz saate ulaşıyor. Buna karşılık yaşlı bir kişinin uyku borcu sadece yaklaşık altı saat düzeyinde bulunuyor.

Uykusuzluk nasıl etkiler?
Eğer uyku için yeterli zaman ayrılmazsa kişi uykudan yoksun kalır. Bu durumda gün içinde uykulu olmanın yanı sıra, kişide düşünmeyle ilgili sorunlar da ortaya çıkıyor. Yeni şeyleri öğrenme daha yavaş gerçekleşiyor, bellekle ilgili ve karar verme süreçlerinde sorunlar yaşanabiliyor. Uyku yoksunluğu dışında gelişen birtakım uyku rahatsızlıkları da ciddi bilişsel ve bedensel bozulmalara neden oluyor. Bunlar arasında kalp, akciğer ve hormonal hastalıklar yer alıyor.