28 Şubat 2009 13:16 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
bağısıklık
,
bağısıklığı nasıl arttırırım
,
hazım porlemleri
,
hazım problemini nasıl gidircem
,
hazım sorunu
,
kas yapısı
,
kaslar
,
kaslarım neden azalıyor
,
ost
,
stres nekadar zararlı
,
stresden kurtulma
,
zehirlen birini kurtarma
,
zehirlenme
,
zehirlenmede ne yapmalıyım
KASLARINIZMI AZALIYOR?
660'dan fazla kasımız kendileri için bir şey yaptığımız müddetçe
yürümemizi, koşmamızı, sevmemizi ve gülmemizi sağlarlar. Aksi durumda
ise yağ dokularına dönüşürler. Bu yalnızca vücut şeklimizin bozulmasına
değil sağlığımıza zarar verir. Aslında kaslarımız en önemli metabolizma
organlarıdır. Çünkü kalori sobasıdırlar. Kaslarımız kaybolduğunda kilo
artar, osteoporoz ortaya çıkar. Kemikler yumuşar. Çünkü kemik
hücrelerini yenilenmeye tahrik eden iskelet üzerindeki aktif kasların
etkisi azalır. Yalnızca dizlerdeki artroz (kireçlenme) riski artmaz,
bundan dolayı kaslarla beraber amortisör görevi yapan eklemler de
işlevini kaybeder.
Bir sandalyeye oturun, ellerinizi
çapraz biçimde göğsünüze koyun. Şimdi mümkün olduğunca çabuk 5 kez
ayağa kalkıp otunun. Bunu 10 saniyede yapabiliyor musunuz? Mükemmel.
Eğer yapamıyorsanız kas yapınızı güçlendirmelisiniz.
Azimle antrenman yaparak kaslarınızı
güçlendirebilirsiniz. En iyisi haftada 2-3 defa fitnes merkezine
gitmeniz. Ancak insan evde de çok şey yapabilir. Örneğin bacaklar için
step yapabi-irsiniz. Bunun için evdeki merdiven bile kullanılabilir.
Azimle antrenman yaparak kaslarınızı güçlendirebilirsiniz. En iyisi
haftada 2-3 defa fitnes merkezine gitmeniz. Ancak insan evde de çok şey
yapabilir. Örneğin bacaklar için step yapabilirsiniz. Bunun için evdeki
merdiven bile kullanılabilir.
Dr. Froböse "Antrenmansız kaslar bile kendilerini bir yıl içinde iki
katı güçlendirebilirler" diyor. Çünkü kasların biyolojik bir saati
yoktur. İnsan 100 yaşında 30 yaşında birinin kaslarına sahip olabilir.
HAZIM PROBLEMİNİZMİ VAR?
Biz sürekli yeniden oluşuruz. Her bir dakikada 3 milyar vücut hücresi
ölürken, aynı zamanda bir o kadar yeni hücre oluşur. 19 senede kemikler
kendini yeniler. Deri ise kendini 2-3 haftada yeniler. Ancak bunun
koşulu tabağınızda yeterince besin maddesi ve bunları kabul edebilecek
sağlıklı bağısaklardır. Ama maalesef her iki kişiden biri hazım
problemi yaşıyor.
Vücutta hangi maddenin eksik olduğuna
bağlıdır. 160 hormonu aktif hale getiren çinkonun eksikliğinde üremede
sıkıntı olur. Yaralar geç iyileşir. C vitaminin eksikliğinde de
bağışıklık sistemi zayıflar. Kalsiyum eksikliği varsa kemikler
güçsüzleşir.
Kim sıkça kabızlıktan, barsak gazından
ve ishalden sıkıntı çekiyorsa bu, organizmanın yeterince beslenmediğini
gösterir. Aynı zamanda kötü beslenme alışkanlıkları, öğünlerde oburca
yemek, hazmı zorlaştırıp, hücrelere zarar verir.
İlk adım olarak kendinize yemek için
aman ayırın. Bir lokmayı ne kadar çok çiğnerseniz tükürük içindeki
enzimler besini o kadar iyi ayrıştırır. Posalı yiyecekler barsak
işlevini özendirir. Pastörize edilmemiş probiyotik yoğurt barsak
mukozasını korur. Prof. Frobüse "Barsak hücreleriniz, buğday filizini
çok sever. Ayrıca ihtiyacınız olan her şey içindedir" diyor.
METABOLİZMANIZ BOZUKSA
Tiroid bezi insanların merkez enerji makamıdır. Bütün metabolizmayı
uyarır. Maalesef her üç kişiden biri bu organından hastalanmaktadır ve
farkında bile değildir.
Tiroid bezinin az çalışması halinde enerji
eksikliği olur, daha çabuk üşürüz ve hareket etmek istemeyiz, kilo
alırız. Bez fazla hormon salgıladığında ise bunun tersi olur.
İştahımıza rağmen kilo kaybederiz, devamlı sinirli ve gergin oluruz.
Tedavi edilmediğinde her iki dununda da kalbimizle ilgili büyük sıkıntı
çekebiliriz.Tiroidin hem az hem de çok
çalışma¬sında tiroid bezi büyür ve guatr gelişebilir. Elinize bir ayna
alın ve gırtlakla köprücük kemiğini görecek şekilde tutun. Kafanızı
ensenizden arkaya yaslayın ve bir yudum su alın yutkunduğunuz esnada
boğazınızın altında şişlik oluyorsa bir endokrinologu ziyaret etmenizde
yarar var.
Tiroidin az çalışması iyot eksikliğine
bağlı olabilir. Bu durumda yeterince iyot alımı ve haftada 1-2 porsiyon
deniz balığı tüketimi sorunu aşmanıza yardımcı olabilir. Fazla
çalışmasında ise yapılacak tek şey ilaç kullanımı ya da cerrahidir.
ZEHİRLENİYORSAK NE YAPMALIYIZ
Genellikle görmeyiz, tadını almayız ve koklayamayız. Bunun için zararlı
maddeler yıllar boyu vücudumuzda toplanır. Özellikle en sinsi olanlar
ağır metallerdir. Prof. Ingo Froböse, "Bu ağır metaller zehir arıtma
enzimlerini bloke ederek karaciğer, böbrek, beyin ve sinir sisteminde
çoğalırlar" diyor.
Kas ağrıları, eklem iltihapları ve kronik hormon bozuklukları bu tür zehirlenme sonucunda olabilir.
Eğer dezenfektan, boya, haşere ilacı
veya buna benzer maddelerin bulunduğu ortamlarda çalışıyorsanız vücudun
zehir arıtma organları randımanlı çalışamaz. Fazla alkol tüketiminde de
aynı sorun yaşanır.
Mat saçlar, kırık el tırnakları, devamlı bitkinlik yaşanır.
Organik sebzeleri seçerseniz tarımsal
ilaç atıklarından kurtulursunuz. Günde en az 1,5 litre su içerek zehir
ve atık maddelerin taşınıp vücuttan atılmasına yardımcı olabilirsiniz.
Bizim baş zehir atma organımız karaciğerdir. Enginar kapsüllerinden
karaciğerinizi güçlendirmede yararlanabilirsiniz.
BAĞIŞIKLIK ZAYIFLADIYSA
Güçlü bir bağışıklık sistemi bütün vücudu tamir eder. Yiyici ve
öldürücü hücreler hastalıkları tetiklemek üzere organizmaya hücum
ettiğinde güçlü bağışıklığımız devreye girip saldırıyı püskürtür.
Zayıflamış bir bağışıklık sistemi bütün vücudu
güçsüzleştirir. Öyle ki kanser ve kalp krizi riskini yükseltir. Bazen
de aşırı güçlü bir savunma yani bağışıklık sistemi kendi vücudumuza
zarar verebilir. Otoümmün hastalıklardan bazıları böyle ortaya çıkar
Bunlar alerji, artrit veya diyabet olabilir.
Uykusuzluk, sigara, stres savunma
sisteminde delikler açar. Ayrıca yumurta akı bakımından fakir beslenme
bağışıklık sistemine zarar verir. Çünkü vücut proteine savunma
hücrelerinin ana maddesi olarak gereksinim duyar. Vücut savunmasının
felç olduğunun belirtisi soğuk algınlıkları, geçmek bilmeyen mantar
istilası veya herpestir.
7-8 saat uyumak gerekir. Geceleri
savunma hücreleri kendini yeniler. İyi bir kan dolaşımı da önemlidir.
İyi bir dolaşım sistemine sahipsek antikorlar hızlı şekilde
ulaşacakları yere varırlar. Sebatla yapılan jogging veya yüzme gibi
sporlar kan dolaşımını hızlandırır. Haftada 1-3 defa sauna ziyareti
savunma hücre sayısını arttırıp, aktifleştiriyor.
Hiçbir şey sağlığa serbest radikaller kadar zarar vermez. Bu saldırgan
oksijen molekülleri yalnız demiri paslandırmazlar, aynı zamanda
hücrelerimize de saldırırlar. Serbest radikaller her nefes alışımızda
tabii olarak oluşurlar. Sigara ve ultraviyole ışınlar serbest
radikallerin çoğalmasına yol açar.
Öncelikle organizmadaki onancı enzimleri yok
ederler. Sonuçta tümörlere, arterisikleroza, bunamaya sebep olurlar.
Her doku daha hızlı yaşlanır.
Eğer son zamanlarda derin
kırışıklıklardan yakınıyorsanız vücudunuzda çok sayıda serbest radikal
koşuşturuyor demektir. Hemen sigarayı bırakıp, güneşlenmeye son
vermelisiniz.
Bu saldırgan parçacıklara karsı
antioksidanlarla güçlenebilirsiniz. Bunlar vitamin C ve E, betakaroten,
selenyum ve bitki özleridir. Ana öğünlerden sonra yenen 3 porsiyon
meyve ve sebze koruyucudur. Sabırla yapılan yumuşak antrenmanlar,
kaslarda antioksidan enzimlerin sayısını yükseltir.
STRES SİZİ YİYİP BİTİRİYOR MU?
Dünya Sağlık Örgütü 21. yüzyılda sağlığa zarar veren en büyük faktörün
stres olduğuna dikkat çekiyor. Yapılması gereken ise gücünüzü harekete
geçirmektir.
Devamlı stres tansiyonu ve kan şekerini uzun
süreli yükseltir ve diyabete neden olur. Tokluk hormonu seviyesi düşer
ve sürekli yeriz. Enfeksiyon ve iltihaplar artar.
Bu stresi harekete geçiren faktörlere ve sizin verdiğiniz reaksiyonlarla ilgilidir.
Tabii en iyisi; stres faktörlerini
hayatımızdan çıkarmaktır. Ancak bu her zaman mümkün değil. Fakat bakış
açısını değiştirmek sorunu hafifletir. Zor bir dununu bir meydan okuma
nedeni olarak algılayın dünyanın sonu olarak değil. Spor, stres
hormonunu yok eder. Aynı zamanda şefkatli bir deri teması, emniyette
olma duygusu, oksitokin hormonunun dağılımını canlandırır, psikolojiyi
strese karşı korur.
Ciddi olarak hastalanmadan önce, vücudumuz değişimlere uğramaya başlar.
Biz hissetmeden birbiri ardına oluşan zincirleme reaksiyonlar 10 yıl
sonra sona erdiğinde, en zayıf noktamızdan hastalık olarak ortaya
çıkarlar. Osteoporoz, diyabet, kalp krizi ya da kanserler işte bu
sessiz değişimlerin sonucudur. Geri dönüp bakıldığında bu sonulların 7
hastalık merkezli olduğunu söyleyen Berlin Spor Yüksek Okulu
profesörlerinden Dr. Froböse'ye göre; vücudun bozulan zehir arıtma
düzeneği ya da evcilleştirilmemiş stres, zaman ayarlı bomba gibidir.
Önemli olan bu sorunların farkına varılıp durdurulmasıdır.
28 Şubat 2009 13:10 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
cocuk dogumundan sonra beslenme
,
doğum sonrası beslenme
,
gebelik sonrası beslenme
,
hamilelik sonrası beslenme
Şu anda her lokmanız bir zamanlar içinizde gelişmekte olan bebeğinizle
paylaştığınız kadar önemli olmasa da, besin seçiminiz süt kaliteniz
açısından önem taşımaktadır. Özellikle yeni bir anne olarak çok daha
fazla enerjiye ihtiyacınız olacak. Bu nedenle eğer emziriyorsanız
hamilelik öncesi ağırlığınızı korumak için almanız gereken kalori
miktarına günde 400 ile 500 ekstra kalori eklemeniz gerekiyor.Hamileliğiniz boyunca aldığınız proteinler, yavrunuz henüz bir embriyo
iken onu sağlıklı bir bebeğe dönüştürmek için gerekli olan hücrelerin
meydana gelmesini sağlayacak oluşumda en büyük görevi üstlendi. Şimdi
ise, yeterli ve dengeli bir beslenme uygulamak için proteinlere
ihtiyacınız bulunmaktadır. Enerjinin %15’i proteinlerden gelmelidir.
Et, tavuk, balık, yumurta ve kurubaklagiller proteinler zengin olan
besinlerdir. Ayrıca bu besinler B grubu vitaminleri, demir ve çinko
açısından da zengindir.Bu dönemde kalsiyum ihtiyacınızı tam anlamıyla karşılamak en çok dikkat
etmeniz gereken konulardan biridir. Günlük beslenme içerisinde 3
porsiyon süt ve süt ürünleri tüketmek yeterli olacaktır. Kilo kontrolü
açısından az yağlı olanları tercih edebilirsiniz.Meyve ve sebzelerde hayati önem taşıyan vitaminler ve mineraller
bulunur. Her öğünde mutlaka sebzeve meyve tüketmeye çalışınız. Pişirme
şekli vitamin ve mineral içerikleri üzerinde etkilidir. Bu nedenle
sebzeler önce yıkanıp sonra mümkün olduğu kadar büyük parçalar şeklinde
çiğden olacak şekilde pişirilmelidir.
Vücuttaki demir eksikliği hamilelik döneminde birçok kadının karşısına
çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Bunun için
hamilelikte demir ihtiyacına yönelik beslenmenin yanı sıra doktorun
önerdiği şekilde dışarıdan demir takviyesi yapılıyor. Çünkü hamileliğin
ikinci yarısında bebeğiniz, demir depolarını oluştururken sizin demir
depolarınızdan yararlanır. Bu nedenle, doğum sonrasında da devam eden
demir eksikliğinizi gidermek için öğünlerinizi demir yönünden
zenginleştirmek için kırmızı et, pekmez, yumurta sarısı günlük
beslenmeye eklenmelidir.Yiyeceklerle beraber alınan demirin vücutta
kullanılmasını önemli ölçüde engelleyen çay tüketimini ise mümkün
olduğunca azaltmalısınız. Ayrıca demir emilimini arttırmak için C
vitamini içeren besinler ile tüketilmesi daha iyi olacaktır. Salata,
taze sıkılmış meyve suları gibi.
Emzirme döneminde de tıpkı hamileliğinizde olduğu gibi folik asit
yönünden zengin besinler tüketmelisiniz. Folik asit en fazla yapraklı
yeşil sebzeler, karaciğer, böbrek, yumurta, kabuklu tahıllar, ceviz,
badem, fındık, fıstık, mercimek, baklagiller ve taze sıkılmış portakal
suyunda bulunuyor. Hamilelikte ve emzirme süresinde 400-800 mikrogram
alınması gerekiyor. Bu miktarı besinlerle karşılamak zor olduğu için
vitamin haplarıyla açığı kapatabilirsiniz. Ayrıca folik asit vücutta
depolanamadığı için her gün almak gerekiyor.Enerjinin %30’u bu gruptan sağlanmalıdır. Özellikle n-3, n-6 ve n-9 yağ
asitleri örüntülerine dikkat edilmelidir. n-3 yağ asitleri deniz
ürünleri özellikle yağlı balıklarda (somon, uskumru), soyayağı, kanola
yağı, yumurta sarısı ve anne sütünde bulunmaktadır. n-6 yağ asiti;
soyayağı, ayçiçek ve mısırözü yağında bulunmakta, n-9 yağ asiti ise
fındık ve zeytinyağında bulunmaktadır.
Hamilelik dönemi vücudun iyot gereksiniminin arttığı bir dönem. Çünkü
hamilelikte görülen iyot eksikliği düşük, ölü doğum ve bebek
ölümlerinde artmaya neden olurken, bebeklerde zeka geriliğine, sağırlık
ve cüceliğe neden oluyor. Emzirme döneminde iyotlu tuz kullanmak iyot
ihtiyacını karşılamak için yeterli olacaktır. Tuzu kapalı ve ışık
almayan yer saklayınız.
Doğumdan sonra emzirme döneminiz içerisinde günlük 2,5-3 litre sıvı
almaya özen gösteriniz.Bu miktar sıvının tamamını su ile
tamamlayabilirsiniz veya hazır meyve suları ve asitli içecekler yerine,
az şekerli komposto suyu ve taze sıkılmış meyve sularını tercih edinizEmzirme dönemi içerisinde doktor tavsiyesi ile ek vitamin takviyesi
alınabilir. Bu noktada sebze-meyvede bulunan doğal vitaminlerden daha
fazla yararlanabilmek için ;meyve suları sıkıldıktan sonra yarım saat
içinde tüketlimeli, salata yaparken mümkün olduğu kadar az bıçak ile
işlem uygulanmasına dikkat edilebilir. Ayrıca salatanın limonu yemeden
hemen önce sıkılmasına dikkat edilmelidir.Emzirme döneminde hamilelikte olduğu gibi günlük enerjinin %55-60’ını
karbonhidratlardan sağlamanız gerekmektedir Burada dikkat edilecek
nokta şeker gibi basit karbonhidrat yerine pilav, makarna, patates,
ekmek gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Kilo kontrolü
sağlamak açısından iyi olacaktır.
27 Şubat 2009 11:57 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
gebelik
,
gebelikta bakım
,
nasıl bakım yapılmalı gebelik
Gebelik sıranda aşırı kilo alma, baş ağrısı ve baş dönmesi, ayaklarda ve bacaklarda şişme, ödem, kanama, suların erken gelmesi, çccuk hareketlerinin azalması tehlike belirtileridir. Gebeliğin mümkün
olan en erken dönemde belirlenilmesnden sonra ilk yedi ayda her ay,
7-8. ayda 15 günde bir, 9. ayda ise haftada bir görülmesi gerekir. Bu
izlemeler ebeler tarafından yapılır. Hekim tarafından da en az üç kez
görülmesi önerilmektedir. İlk üç aydaki muayenede sistemik hastalığı
olup olmadığı, gebeliğin seyrini olumsuz etkileyecek bir durum olup
olmadığını belirlemek için muayene edilir. 2.üç aylık dönemde ,
gebelikte gözden kaçan herhangi bir sağlık sorununun olup olmadığı,
gebelik seyrinin sağlıklı olup olmadığı, araştırılır. Üçüncü üç aylık dönemde ise doğumun
nerede olacağına karar verilir. Ayrıca asıl izlemeleri yapan ebe
gerekli gördüğünde hekime sevketmeli, riskli gebeliklerde hekimin
değerlendirmesi ve ebenin izlemeleri daha sık olmalıdır. Anne ve
çocuğun doğumdan 24 saat sonra hekim tarafından muayenesi
sağlanılmalıdır.
Gebe izlemeleri sırasında gebenin
ağırlığı ölçülür, kan basıncı değerlendirilir, idrarda protein olup
olmadığına bakılır ve kanda hemoglobin düzeyi değerlendirilir.
Ülkemizde bu hizmetin sağlık evi düzeyinde yapılması
benimsenmiş ve bu görev sağlık evi ebesinin görevleri arasında
sayılmıştır. Gebe izlemeleri sırasında anne adayının eğitimi, gebelik,
ana ve çocuk sağlığı ile ilgili temel bilgilerin verilmesi sağlanır.
Daha
önce belirttiğimiz gibi annenin muayenesi sırasında bebeğin sağlıklı
gelişip gelişmediğine de karar verilir. Sağlık evi ebeleri gereğinde
anne adayını sağlık ocağı hekimine göndererek hekim tarafından
değerlendirilmesini de sağlarlar
27 Şubat 2009 11:50 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
belirtiler prostat
,
olusumu prostat
,
prostat
,
prostat nedir
,
tedavi prostar
Prostat kanseri, tedaviye radyasyon dozunun oranıyla orantılı şekilde cevap veren bir kanser türü. Ne kadar yüksek dozlara çıkarsanız, radyoterapinin başarılı olma şansı o kadar yüksek. Radyoterapi yöntemleri içinde en gelişmiş tür olan Cyberknife’da yan etkiler çok az olduğu için doz arttırılabiliyor. Böylece Cyberknife ile diğer yöntemlerle ulaşılamayan dozlara ulaşılıyor.
Anadolu Sağlık Merkezi’nden Üroloji Uzmanı Prof.Dr.Levent Türkeri prostat kanserleri ve prostat kanserlerinin tedavisinde kullanılan CyberKnife yöntemi ile ilgili bilgi verdi.
Prostat kanserleri, 40 yaşın üstündeki erkeklerde çok sık görülen hastalıklardan. Hastalığın yaygınlık derecesi 40-50 yaş civarında yüz binde 3-5 oranında iken , 80 yaş ve üzerinde neredeyse % 6-7’ye yükseliyor. Çalışmalar, 80 yaşına gelmiş erkeklerin prostatlarını çıkarıp bakmak imkanı olsaydı bunların %80-90’ınında prostat kanseri tanısının konulabileceğine işaret ediyor. Prostat kanseri, ABD’de en sık görülen iki kanserden bir tanesi. Türkiye’de ABD’ye oranla biraz daha az görülüyor. Ancak ne yazık ki sigara tüketimi Türkiye'de çok fazla ve yoğun sigara tüketimi yüzünden Türkiye’de mesane kanserine prostat kanserinden daha sık rastlanıyor.
Prostat kanserinin yaşla birlikte daha fazla görülmeye başladığını söyledik. Ancak Anadolu Sağlık Merkezi’nden Prof. Dr. Levent Türkeri, prostat kanseri ile, yaşla birlikte görülme sıklığı artan hastalıklardan biri olan iyi huylu prostat büyümesinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini söylüyor. Bu ikisinin birbirine karıştırılması nedeniyle, kanserin tanısının atlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Türkeri, “İyi huylu prostat büyümesi idrar kanalında tıkanıklık yaptığı için şikayetlere neden olur ve hasta hekime gider. Sinsi seyreden prostat kanseri ise kemiklere gidene kadar hiçbir belirti vermeyebilir. Bu nedenle 40 yaşın üstündeki erkeklerde idrar yapmaya ilişkin hiçbir şikayetin olmaması, kanser olasılığını ortadan kaldırmaz” diyor.
Prostat bezinin bir portakala benzetilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Türkeri, bu bezin iç kısmında portakalın dilimlerine benzeyen bir bölüm, dışında da portakalın kabuğuna benzer bir başka bölüm bulunduğunu ifade ederek, “40 yaşını geçtikten sonra erkeklerde bu içerdeki dilimler büyümeye başlar. Buna iyi huylu prostat büyümesi (Benign Prostat Hiperplazisi) deriz. Bunun kanserle alakası ve kansere dönüşme olasılığı yok. Kanser ve iyi huylu büyüme tamamen iki ayrı hastalık. Çünkü kanser dışarıdaki kabuk bölümünden gelişir. İyi huylu prostat büyümesi içerdeki dilimlerde gelişir. Ama aynı anda bulunabildikleri için hastaların kafasında, bazen de hekimlerin kafasında karışabiliyor. Sanki biri birine sebep olabiliyormuş gibi düşünülüyor. Onun için ikisini iyi ayırt etmek gerekir” diye konuşuyor.
50 YAŞ ÜSTÜ ERKEKLER MUAYENE OLMALI
Prostat kanseri erkeklerin korkulu rüyası olmasına karşın, erken tanı konulabilen ve erken tanı ile başarılı tedavi uygulanabilen bir kanser türü. Bu nedenle 50 yaş ve üstü erkeklere, mutlaka her yıl bir üroloji uzmanına giderek muayene olmaları ve PSA adı verilen kan tahlilini yaptırmaları öneriliyor. Prostat kanserinin nedeni tam olarak bilinemiyor. Yaş ilerledikçe erkeklerde hormonal yapıda ortaya çıkan değişikliklerin bu işte rol oynadığı iddia ediliyor. Ancak tek neden bu değil. Büyük bir olasılıkla, yaşla birlikte ortaya çıkan hücrenin genetik yapısındaki değişiklikler de, kanser gelişim sürecine etki ediyor. Genetik değişiklikler ve hormonal değişiklikler bir araya geldiğinde kanser oluşuyor. Elbette çevresel faktörlerin de prostat kanserinin oluşumuna etkisi büyük. Özellikle sigara prostat kanseri gelişimi için önemli bir risk faktörü. Kırmızı et ve hayvansal yağ tüketimi de prostat kanseri riskini artırabiliyor. Ayrıca pillerin içinde yer alan kadmium adlı ağır metalin de prostat kanserinin gelişiminde yeri olabileceği tartışılıyor.
Prostat kanserinin ortaya çıkısında önemli bir risk faktörü de aile öyküsü. Prof. Dr. Levent Türkeri, “Çalışmalar, birinci derece akrabasında prostat kanseri görülen erkeklerin normal popülasyona göre iki kat daha fazla risk altında olduklarını ortaya koyuyor. Babanın, amca ve adyıda prostat kanserinin ortaya çıkması ve özellikle hastalık yaşı genç yaşlara doğru kaydıkça bu risk daha da artıyor” diyor.
YAŞAM SÜRESİ TÜMÖRÜN TİPİNE GÖRE DEĞİŞİYOR
Prostat kanserleri, akciğer kanserleri kadar olmasa da yine de son derece ölümcül hastalıklar arasında yer alıyor. Her prostat kanseri aynı şekilde ilerleyip ölüme sebep vermiyor. Bunların içinde çok yavaş ilerleyen, hastaya hayatı boyunca hiç sıkıntı vermeyen tümörler olabileceği gibi, süratle ilerleyip ölüme sebep olabilecek tümörler de bulunuyor. Prostat kanserinin ölümle sonuçlanması ya da tedavi başarısı tümörün özelliklerine bağlı. Tümörün özellikleri PSA değerleri ve Gleason Skorlaması adı verilen sistemle belirlenebiliyor. Prof. Dr. Türkeri, “PSA değerleri ve gleason skorlamasının sonuçlarının yanısıra hastalığın ilk tanı konulduğu zamanki yayılma derecesini bilmek de çok önemli. Tümör ilk tanı konulduğunda prostatın dışına taşmış, kemiklere metastaz yapmışsa yapılan tedavilerden çok iyi sonuç elde etmek pek olası değil. Ama prostatın içine sınırlıysa ve çok düşük bir PSA düzeyi varsa, gleason skoru çok düşükse, o zaman bu tümörün iyi bir tedavi ile ölüme yol açmayacağını söyleyebiliriz. Hastanın tümörünü değerlendirebilmek için geliştirilmiş “Nomogram” adı verilen istatistik temelli bilgisayar programları var. Bu programlar bize hastanın ne kadar hastalıksız kalma ihtimali olduğunu gösteriyor” diyor. Prof. Dr. Türkeri, ayrıca hastanın yaşı gençse hastalığın ilerleme ihtimalinin yüksek olduğunu da sözlerine ekliyor.
TANI NASIL KONUYOR?
Tanıda öncelikle parmakla muayene ve PSA testinden yararlanılıyor. Bunlardan birinde ya da her ikisinde normal değerlerden farklılık belirlenirse, prostat dokusundan biyopsi yapılıyor. Anusten rektuma yerleştirilen bir ultrason cihazı eşliğinde en az on yerden parça alınıyor. Bu parçaların patoloji laboratuvarında mikroskop altında incelenmesi sonucunda prostatta bir tümör olup olmadığı belirleniyor.
CYBERKNIFE İLE GÜVENLİ TEDAVİ
Prof. Dr. Türkeri, prostat kanserinin tedavisinde en sık kullanılan yöntemlerden birinin, “radikal prostatektomi” adı verilen cerrahi yöntem olduğunu söyleyerek, girişimi şöyle anlatıyor: “Bu ameliyatla prostatı, meni keselerini, lenf bezlerini temizliyoruz. Hasta ameliyatı istemiyorsa ya da tıbbi sebepler nedeniyle anestezi alması mümkün değil ise radyoterapi yöntemleri kullanılıyor. Radyoterapide de birkaç metod var. Bunlardan en eskisi ve en klasiği Lineer Aksleratör ile yapılan radyoterapi, bundan daha yeni olan üç boyutlu konformal radyoterapi, biraz daha yeni olan IMRT yöntemi, biraz daha gelişmiş olan da Cyberknife yöntemi. Yani Cyberknife radyoterapi yöntemleri içerisinde en gelişmiş olanı”
Beyin tümörleri, omurilik tümörleri, pankreasla ilgili tümörlerde kullanılan Cyberknife’ın, prostat kanserlerinde de, kendinden önceki radyoterapi yöntemlerine göre tümörün temizlenmesinde başarıyı artıran ve hastanın yaşam kalitesini yükselten önemli avantajları olduğunu söyleyen Prof. Dr. Levent Türkeri, bu avantajları şöyle dile getiriyor:
“Hem IMRT, hem de üç boyutlu konformal radyoterapi yaklaşık 2 ay süren tedaviler. Hasta 2 ay boyunca Pazartesi’den Cuma’ya kadar her gün hastaneye gidip gelir ve 30 dakika kadar hastanede zaman geçirir. Cyberknife’ın kullanımında bu süre 4-5 güne kadar inmiş durumda. Bundan daha önemli olan bir bir başka avantaj Cyberknife’da ulaşılan radyoterapi dozlarının hem IMRT hem de konformal radyoterapiden daha fazla olması. Çünkü normal şartlarda doz arttıkça yan etkiler çok artıyor. Cyberknife’da yan etkiler çok az olduğu için dozu artırabiliyoruz. Böylece Cyberknife ile diğer yöntemlerle ulaşamayacağımız dozlara ulaşıyoruz. Radyoterapideki en önemli problem verdiğiniz ışın tedavisinin hastalıklı prostat bezi ile beraber onun üstündeki idrar torbasını ve arkasındaki kalın barsağı da yakması oluyor. Eğer bunlar çok fazla yanarsa hastada çok ciddi problemler ortaya çıkıyor. Prostat kanserinden kurtarırken, mesane, kalın barsak problemleri çıkıyor. Bu olmasın diye etrafa giden radyasyon dozunu sınırlayıcı bir takım yeni teknikler geliştirildi. Bu üç boyutlu konformal radyoterapi ile başladı, bir basamak üstü IMRT oldu, onun da bir basamak üstüne Cyberknife geçti. Şu anda radyoterapide son nokta Cyberknife. Prostat kanseri radyasyon dozu ile orantılı şekilde cevap veren bir kanser türü. Ne kadar yüksek dozlara çıkarsanız, radyoterapinin başarılı olma şansı o kadar yüksektir. Daha önceki yöntemlerle barsak ve idrar torbasının yanmaması için 7 bin santigreyin (cGy) altında radyasyon verilebilirdi. Bu radyoterapi dozları ile elde ettiğimiz başarı oranları da düşük olurdu. 7500 santigreyin üstüne çıkmaya başladığımızda başarı şansı çok daha fazla olmaktadır.”
SADECE ASM’DE UYGULANIYOR
Türkiye’de, Ortadoğu’da ve Balkanlar’da sadece ASM’nde uygulanan Cyberknife’ın prostat tümörlerinde kullanımının, beyin, pankreas ve omurilik tümörlerine oranla çok daha yeni olduğunu söyleyen Prof. Dr. Türkeri, bu konuda yapılmış geniş hasta serileri olmamasına karşın, diğer tümörlerde görülen yüksek başarının prostat kanserinde de yakalanmasını beklediklerini vurguluyor. Doğru hasta seçiminin, dolayısı ile hangi hastalarda cerrahi girişimin, hangi hastalarda radyoterapi yöntemlerinin daha uygun olduğunun belirlenmesinin çok büyük önem taşıdığının ve bunun için multidisipliner bir çalışmanın son derece gerekli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Türkeri, Cyberknife hastalarının özellikle organa sınırlı tümörü olan hastalar içinden seçilmesi gerektiğini belirtiyor: "Yaygın tümörlerde kanseri yok etme şansımız yok. Cybernife’in bizim için en fazla faydalı olacağını düşündüğümüz nokta, kanserin tümüyle yok edilebileceği bir aşama. Onun için metastaz yapmış bir hastalıkta Cyberknife’in çok fazla yeri yok. Çok nadir de olsa bazen prostat kanseri beyne metastaz yapabiliyor. Prostat kanseri metastaz yaptıktan sonra bile nisbeten yavaş giden bir hastalık. Ama beyindeki metastaz yavaş yavaş bile büyüse hastayı hızla ölüme götürebilir. Onun için beyindeki metastazı kontrol edebilmek için Cyberknife kullanılabilir. Burada bilinmesi gereken, bu gün için böyle bir hastanın prostat kanserinden tamamen kurtulma şansının olmadığıdır. Ama en azından hayatının uzaması, beyindeki metastaza bağlı ölmesi engellenebilir” diyor.
Organa sınırlı hastalıkta ve de bir bölüm prostatın hemen yakın çevresine dağılmış bir hastalıkta radyotepinin özelikle hormon tedavisi ile bir arada kullanıldığında çok yüksek başarı oranlarına ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Levent Türkeri, “5 yıl hastalıksız hayatta kalma oranları %70-75’ler civarında. Özellikle ileri evre hastalığı da düşünürsek, oldukça iyi bir oran. O bakımdan radyoterapi özellikle hormon teravisi ile birlikte kullanıldığında oldukça etkili bir yöntem” diye konuşuyor.
Cybernife Nasıl Uygulanıyor ve Avantajları Neler?
• Bu tedaviye başlamadan önce prostat içine ultrason eşliğinde birkaç tane küçük altın çekirdek yerleştiriliyor.
• Daha sonra Cyberknife robotu o çekirdeklerin hareketini takip ederek, prostatla beraber hareket ediyor. Prostat hareket ettikçe robot da onunla birlikte pozisyon değiştiriyor. Böylelikle hasta nefes alıp verdikçe, onun boşalttığı yerlere boşu boşuna radyoterapi verilmemiş oluyor. Bu da çevre dokulara zarar verilmesini engelliyor.
• Cyberknife, diğer yöntemler gibi birkaç ay devam etmiyor. Dört ya da beş gün içinde tamamlanabiliyor. Sadece seansları biraz daha uzun sürüyor.
• Di
ğer radyoterapi y
öntemlerine oranla g
üvenli bir
şekilde daha fazla radyasyon verilebildi
ği i
çin,
başarı oranı daha yüksek oluyor. Cyberknife’da verilen radyasyon miktarı 8 bin santigreyin üzerine çıkabiliyor.
İyi se
çilmi
ş hastalarda, lokal ileri evre prostat kanseri olsa bile hormon tedavisi ile birlikte iyi bir radyoterapi yap
ıld
ığında hastan
ın ya
şam s
üresi
önemli
öl
çüde uzuyor.
27 Şubat 2009 11:48 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
diyabed kontrol altına alma
,
diyabedle yasam.seker hastalığı
,
vucuda zararları diyabed
Diyabet, Pankreastan salgılanan insülin hormonunun
yetersizliği veya yokluğu sonucu kandaki şeker miktarının yükselmesi
ile ortaya çıkan ömür boyu devam eden bir hastalıktır.
Besinler,
vücudun başlıca yakıtı olan şekere dönüşmek üzere parçalanırlar. Daha
sonra bu şeker kana geçer ve kandaki şeker düzeyi yükselmeye başlar.
Sağlıklı bireylerde kana geçen şeker pankreastan salgılanan insülin
hormonu yardımıyla hücrelere taşınır.
Diyabetli bireylerde insülin eksik veya etkisiz olduğu için şeker hücre içine giremez ve kanda miktarı yükselir (Hiperglisemi).
Kan
şekeri belli bir düzeyi geçince idrarla şeker atılmaya başlar.
İdrardaki şeker miktarının artması ile sık idrara çıkma, aşırı susama
ve çok su içme görülür.
İnsülin eksikliği veya yetersizliğine
bağlı olarak hücreler glikozu kullanamaz; gerekli olan enerji yağlar ve
proteinlerden sağlanır. Bunun sonucu diyabetli birey hem zayıflar, hem de idrarda keton (aseton) oluşur.
Kan Şekeri Yükselmesi (Hiperglisemi)
Nedenleri;
1. Aşırı besin tüketimi
2. Yetersiz insülin ve/veya ilaç
3. Yetersiz egzersiz
4. Enfeksiyonlar
Bulguları;
1. Susama
2. Sık idrar
3. İştah kaybı
4. Yorgunluk
5. Derin ve hızlı solunum
6. Deride kuruma ve kaşıntı
7. Bulanık görme
Kan şekerinin sürekli yüksek olmasına bağlı olarak ileri dönemde önemli sağlık sorunları gelişebilir.
- Kalp-damar hastalıkları
- Böbrek sorunları
- Göz problemleri, körlük
- Felç
- Ayak yaraları
- Duyu kayıpları
- Sık enfeksiyonlar
- Yara iyileşmesinde gecikme
Kan Şekeri Düşmesi (Hipoglisemi)
Nedenleri:
1. Yetersiz besin tüketimi
2. Aşırı insülin ve /veya ilaç
3. Yoğun egzersiz
Bulguları:
1. Terleme
2. Baş ağrısı
3. Baş dönmesi
4. Titreme
5. Aşırı halsizlik
6. Bulanık görme
7. Açlık hissi
8. Solukluk
9. Sinirlilik
10. Çarpıntı
11. Dikkat dağınıklığı
Diyabet Kontrolü:
Diyabette
tedavinin amacı kan şekerini normal sınırlarda tutarak diyabete bağlı
gelişebilecek sağlık sorunlarının ortaya çıkışını engellemek veya
önlemek, yaşam süresini ve kalitesini yükseltmektir.
Diyabeti kontrol altına almanın ilk adımı onu öğrenmektir.
· Beslenme tedavisi
· İnsülin ve/veya ilaç
· Fiziksel aktivite
· Eğitim
Diyabet tedavisinin birbirini tamamlayan parçalarını oluşturur.
Beslenme Tedavisi:
Diyabetin kontrolünde temel yapı taşlarından biridir. Amacı;
- Arzu edilen metabolik kontrolü sağlamak
Açlık kan şekeri (AKŞ) : 70 -120 mg/dl
Tokluk kan şekeri (TKŞ) : 140-180 mg/dl
HbA1c : % 6-8
Total kolesterol : < 200 mg/dl
LDL kolesterol : < 100 mg/dl
- Diyabetin ileri dönemde ortaya çıkabilecek kronik komplikasyonlarını önlemek ve tedavi etmek,
- Yeterli ve dengeli beslenme alışkanlığını kazandırmak
- Yaşam süresini ve kalitesini yükseltmektir.
Diyabetli
bireylerin beslenme tedavileri; yaşına, boyuna, vücut ağırlığına,
fiziksel aktivite durumuna, sosyoekonomik durumuna ve beslenme
alışkanlıklarına göre diyetisyen tarafından hazırlanır. Beslenme
programı kişiye özeldir. Ortak bir program oluşturulamaz.
Diyabetli
bireyler de yeterli ve dengeli beslenebilmeleri tüm besin ögelerinden
önerilen miktarlarda ve enerji gereksinimlerine göre alması gerekir.
27 Şubat 2009 11:44 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
kollesterol
,
kollesterol kalbe zararı
,
kollesterol nedir
,
kollestrolu dusurme yolları
Kardiyovasküler hastalık, Amerika’daki en önemli ölüm nedeni
olarak varlığını devam ettirmektedir. Yaklaşık bir milyon ölümün çoğu,
daralmış ya da bloke olmuş arterler nedeniyle meydana gelmektedir
(Ateroskleroz). Kolesterol, bu geniş şekilde önlenebilir durumda
önemli bir rol oynamaktadır.
Ateroskleroz, çocuklukta başlayan,
yıllar içinde artan, arter duvarlarında kolesterol içeren yağlı
depozitlerin (plakların) yığıldığı sessiz, ağrısız bir süreçtir.
Plaklar oluştuğunda, arterin alt kısmı daralır ve kan akımı azalır.
Kolesterol Nedir?
Kolesterol
vücudunuzun her hücresindedir ve her hücrenin buna ihtiyacı vardır.
Fakat kabul edilen şekliyle kardiyovasküler hastalık riskiniz, bu mumsu
yağlı maddeyi kanınızda çok fazla taşıyorsanız artmaktadır.
Kilo
verme, düşük yağlı diyet ve diğer yaşam tarzı değişiklikleri
kolesterolünüzü azaltmada yardımcı olabilir. Fakat bazen bunlar
yeterli değildir. Kolesterol düzeyiniz sizi kalp krizi ve inme riski
altında bırakabilir.
Neyse ki, kolesterolünüzü ve sonunda taşıdığı sağlık risklerini, hızlı şekilde azaltan mevcut bir dizi güçlü ilaç vardır.
Kolesterole Niye İhtiyacınz Var?
Kolesterol,
kanınızda bulunan bir çeşit yağdır. Bazen ondan bir zehirmiş gibi
bahsedilir. Fakat onsuz yaşayamazsınız. Vücudunuzdaki hücre zarları için, sinirlerinizin izolasyonu için ve belli hormonların üretimi için gereklidir. Ayrıca yiyecekleri sindirmenize yardım eder.
Karaciğer, vücudunuzdaki kolesterolün yaklaşık 2/3’ünü üretir. Hayvansal ürünler tükettiğinizde geri kalan kısmını alırsınız.
Sindirilen
yiyeceklerden gelen besinler gibi, kolesterol de kan akımıyla vücudunuz
boyunca taşınır. Bunun gerçekleşebilmesi için, vücudunuz kolesterolü
bir proteinle kaplar. Bu kolesterol - protein paketi “lipoprotein”
adını alır. Düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) sıklıkla “kötü
kolesterol” olarak kabul edilir. Zaman içinde, kan damarlarınızın
içinde plakları oluşturmak için diğer maddelerle yapılanabilir. Bu,
kalp krizi ya da inmeyle sonuçlanan bir blokaja yol açabilir. Aksine,
yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) sıklıkla “iyi kolesterol” olarak
kabul edilir. Çünkü kolesterolün kan damarlarınızdan temizlenmesine
yardım eder.
İlaç Tedavisi
Eğer,
diyet değişiklikleri ve egzersize rağmen, hala çok fazla kötü
kolesterolünüz varsa ya da yeterli iyi kolesterolünüz yoksa, hekiminiz
ilaç tedavisi düşünebilir. İlaçlar kan kolesterol ya da kanınızdaki
diğer bir lipid tipi olan trigliseritin düzeylerini değiştirebilir.
27 Şubat 2009 11:41 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
damar hastalıkalrı
,
kalp hastalığı riski
,
kalp koroner tevadi
,
koroner kalp
,
koroner kalp korunma
,
koroner kalp yapılması gerekenler
Yılda 175 bin kişi koroner kalp hastalığından
kaybedilmektedir. Bu bakımdan trafik kazaları, kanserler vb.
toplamından daha büyük bir sağlık sorunudur.
Yapılan
çalışmalar değiştirilebilir risk faktörlerinin ortadan kaldırılması
halinde kalp hastalığı gelişiminin önlenebileceğini göstermiştir.
Örneğin, total kolesterolde %10 ve tansiyon yüksekliğinde bir diğer %10
azaltma sağlandığında koroner arter hastalığında %45 oranında azalma
sağlanabilmektedir. Hayat stili ve diyet düzenlemeleriyle kalp
hastalığını önlemek olasıdır.
KALP HASTALIĞI RİSK FAKTÖRLERİ:
Değiştirilemez Faktörler
1. Yaş: Erkekte 45, kadında 55 yaş üzeri risklidir.
2. Genetik: Birinci dereceden akrabalarında koroner hastalığı bulunan kişiler genetik olarak risk altındadırlar.
3. Menopoz: Kadında önemli bir risk faktörüdür.
Değiştirilebilir
Faktörler: Sigara içilmesi, hareketsizlik, obezite, hipertansiyon,
kolesterol yüksekliği, hipertansiyon ve şeker hastalığıdır.
KORONER KALP HASTALIĞINDAN KORUNMA ÖNLEMLERİ:
1. Sigara içilmemesi ve dumandan uzak durulması:
Sigara içilmesi Kalp hastalıklarının en ciddi önlenebilir risklerinden
birisidir. Tütünün içerdiği çoğu kalbe zararlı, 4800 kimyasal madde
yanı sıra sigara içilmesi kalp hızını ve kan basıncını (tansiyon)
yükseltir, damarları büzerek kalbin iş yükünü arttırır. Dumanın
içerdiği karbon monoksit, oksijenin kana geçmesini önler. Sosyal
içicilik veya pasif içicilik de kalp için riskli bulunmuştur. Birkaç
saat sigara içilen kapalı ortamda bulunan hiç sigara içmemiş kişilerde,
içenlerin kanındaki toksik maddenin %30’u saptanmıştır
Doğum kontrol hapları ile sigara kullanmak genç kadınlardaki başlıca Kalp hastalığı sebebidir.
2. Kalp dostu beslenme:
Akdeniz tipi diyet dediğimiz taze meyve-sebzeden zengin, zeytinyağı
ağırlıklı, tahılın bol bulunduğu diyet tarzı önerilir. Siyah ve yeşil
çay, elma, üzüm çekirdeği ve kabuğu, kırmızı şarap tüketilmesinin
antioksidan etkileri yanı sıra damarlardaki kan akımını arttırdığını
gösteren çalışmalar vardır.
Hayvansal
gıdalarda, fast-foodlarda ve çoğu margarinlerde bulunan Doymuş yağlar
ve trans yağlar kolesterol düzeyini arttırırlar. Aynı zamanda iyi
kolesterol (HDL) düzeyini de azaltırlar. Çoklu ve tekli doymamış yağlar
ise (zeytinyağı, kanola yağı, fındık yağı gibi) kötü kolesterolü
azaltıp iyi kolesterolü yükseltirler. Balıkta bulunan omega 3 yağ
asitleri dolaşım sistemine bir çok yönden yarar sağlar. Yapılan
çalışmalar diyetle yapılan omega 3 takviyesinin kardiyak olayları %44
azalttığını göstermektedir.
Vitaminler:
Folik asit, B6 ve B12 vitaminleri homosistein seviyesini düşürerek kalp
hastalığı gelişimini engelleyebilirler. (Homosistein kanda bulunan ve
arttığı zaman kalp hastalığı ile ilişkili bulunduğu bilinen bir amino
asittir.)
Vitamin E, coenzyme Q, L- Carnitine, Magnezyum, sarımsak ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.
3. Düzenli yapılan orta derecede fizik aktivite kalp hastalığı riskini %25 oranında azaltmaktadır.
Egzersiz kan basıncını düşürür, LDL kolesterolünü azaltır, iyi
kolesterol HDL yi arttırır ve diyabet (şeker hastalığı) riskini
azaltır. Kalbin kasılma gücünü arttırır. Aynı zamanda stres düzeyini
azaltır. Günde yarım saatlik yürüyüş yapılması yukarıdaki faydaları
sağlayabilir. Gün içerisinde birkaç kez bölünmüş egzersiz bile
yararlıdır. 40 yaşından sonra egzersiz programına başlayacak olan
kimselerin hekim kontrolünden geçmeleri gerekli ve yararlıdır.
Egzersiz,
relaksasyon teknikleri ile (yoga, taiçhi gibi) birleştirildiğinde daha
yararlı olur. Duygusal streslerin kalbi doğrudan olumsuz etkilediği
bilinmektedir.
Gerilimli,
sabırsız, saate karşı yarışan, daha agresif kişilik yapısına sahip (A
tipi personalite) kişilerde kalp hastalığı, B tipi personaliteye sahip
kişilerden dört katı fazladır. B tipi kişilik yapısı ise daha rahat,
kendine ve etrafına toleranslı kişilerdir.
4. İdeal kiloya inmek ve kilo kontrolü:
Fazla kilo kalp hastalığının yanı sıra hipertansiyon, diyabete ve
inmelere yol açar. Bel çevresi kadınlarda 80 cm erkekte ise 94 cm
olmalıdır.
5. Düzenli sağlık kontrolleri yapılmalıdır:
35 yaşından sonra her yıl kolesterol düzeyi, kan şekeri ve kan
basıncı(tansiyon) ölçülmelidir. İdeal tansiyon değeri 120/80 mmhg,
ideal total kolesterol değeri ise 200mg ve altıdır. Hekim gerekli
görüyor ise bu değerlere ulaşmak için ilaç kullanmaktan
çekinilmemelidir.
27 Şubat 2009 11:34 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
cocuk kulak hastalığı
,
cocuklarda kulak
,
cocuklarda kulak rahatsızlkları
,
kulak hastalıkları tedavi
,
kulak iltihabı
,
kulak infeksiyonu
İnfeksiyonlar için risk faktörleri nelerdir?
Tüm çocuklar kulak infeksiyonlarma hassas olmakla birlikte daha yüksek riskli olanlar:
• Erkekler
• Tekrarlayan kulak infeksiyonu olan kardeşlerin bulunması
• İlk kulak infeksiyonunun 4 aylıktan önce görülmesi
• Kreşe giden çocuklar
• Sigara dumanına maruz kalınması
• Sık üst solunum yolu infeksiyonu geçirilmesi
• Biberonla beslenen çocuklar
Belirtiler nelerdir?
Kulak
ağrısı veya kulakta basınç hissinin yanında bazı çocuklar geçici
işitme azlığı yaşayabilir. Huzursuzluk, ani iştah azalması, soğuk
algınlığından birkaç gün sonra ateş gelişmesi, bulantı, kusma veya dik
pozisyonda uyumanın tercih edilmesi gibi kulak infeksiyonun diğer
belirtilerinin farkında olunmalıdır. Çocuğunuzun kulağında aynı zamanda
akıntı da olabilir.
Çocuğunuza antibiyotik gerekli mi?
Kulak
infeksiyonlarmın çoğu kendiliğinden düzeldiğinden, özellikle
belirtiler az ise doktorunuz öncelikle bekle ve gör yaklaşımını
önerebilir. Diğer olgularda doktorunuz infeksiyonun tedavisinde
antibiyotik vermeyi seçebilir. Tedavi başlangıcından sonraki 2-3 gün
içinde belirtiler düzelir.
Antibiyotik verilirken talimatların
izlendiğinden emin olunmalıdır. Çocuğunuza ilaçları önerilen zaman
boyunca vermeye devam edin. Eğer belirtiler düzeldiğinde çocuğunuza
antibiyotik vermeyi keserseniz, kalan dirençli bakterilerin
çoğalmasına ve başka bir infeksiyon oluşturmasına neden olabilirsiniz.
Sağ kalan bakteriler ilaçlara dirençli olmalarını sağlayan genleri
taşırlar.
Eğer belirtiler düzelmezse veya çocuğunuz 15 aylıktan
küçükse doktorunuzun önerdiği şekilde takip planlanmalıdır. Eğer
çocuğunuz büyükse veya belirtiler düzelmişse ve özellikle tekrarlayıcı
infeksiyon değilse, kontrole gidilmesine gerek yoktur.
Ne yapabilirsiniz?
Kulak
infeksiyonu acil bir durum olmasa da çocuğunuzun ağrısı ve
huzursuzluğu genellikle ilk 24 saatte en kötü haldedir. Çocuğunuzu daha
rahat ettirmek için koyun koyuna yatmanın yararlarını asla
küçümsemeyin.
Tekrarlayıcı infeksiyonlarda ne yapılmalıdır?
Zaman
ve antibiyotik kullanımı genellikle kulak infeksiyonlarmı düzeltir.
Fakat bazen kulak infeksiyonları kronikleşebilir. Bu durumda
doktorunuza önleyici antibiyotik kullanımını sorun. Kalıcı sıvı
bulunması geçici veya kalıcı işitme kaybına neden olabilir. Ve
konuşmanın gelişimini geciktirir.
İnfeksiyonları önleyebilir misiniz?
Kulak infeksiyonlarmı önlemek zordur ama şu yaklaşımların çocuğunuzun riskini azalttığını unutmayın:
• Çocuğunuzu mümkün olduğunca uzun süre biberon yerine anne sütüyle besleyin.
• Biberonla besliyorsanız bunu bebeğiniz dik konumda iken yapın.
• Çocuğunuzun sigara dumanına maruz kalmasını önleyin.
Çocuklar büyüyünce kulak infeksiyonu azalır mı? Çocuğunuz
olgunlaştıkça östaki tüpü daha geniş ve açılı hale gelir, sıvıları ve
salgıları daha rahat temizleyebilir. Kulak infeksiyonları hala
olabilse de hayatın ilk yıllarındaki kadar sık görülmeyecektir.
Tibbi araştırmacılar kulak infeksiyonlarmın tedavisine yardımcı olacak neler üzerinde çalışıyorlar?
Antibiyotiklere
ek olarak yangıyı azaltan kortizon benzeri ilaçların kullanımı;
ağızdan tedavinin yeterli olmadığı durumlarda belirli bir
antibiyotiğin injeksiyonu ve grip virüsüne karşı (influenza) aşı
uygulaması gibi bazı yaklaşımlar üzerinde araştırmalar sürmektedir.
24 Şubat 2009 19:56 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
kalp romatizma
,
kalp romatizma tedavi
,
romatizma
,
romatizmanın kalbe etkisi
50 yaş altında görülen kalp hastalıklarında çoğunlukla sebep
geçirilmiş ateşli eklem romatizmasıdır. Dünyada romatizmanın yaptığı
kalp hastalıklarından sonra üçüncü sırayı almaktadır. Ülkemizde ise,
halen en başta gelen kalp hastalığıdır. Önemli kalp hastalığı nedeni
olduğundan dolayı bu tip romatizmanın tanınması, orta ve ileri yaşlarda
görülen diğer romatizma tiplerinden ayrılması çok önemlidir. Bu tip
romatizma en sık 5-15 yaş arasındaki çocuklarda görülür. Çoğunlukla bir
boğaz-bademcik veya kulak iltihabını takiben ortaya çıkar.
Romatizmanın
öncesinde görülen boğaz iltihaplanmaları streptokok denilen mikroplarla
meydana gelir. Kış ve bahar aylarında daha çok görülür. Çoğunlukla
çocukların toplu halde bulunduğu okul, çocuk yuvaları gibi, yerlerde
ortaya çıkar. Ani ateş yükselmesi, özellikle yutkunurken boğaz ağrısı,
boyunda ağrılı şişler, çocukta streptokok mikroplarına bağlı bir
anjinin olduğunu gösterir. Bu tür anjin geçiren çocuklar iyi tedavi
edilmemişlerse arkasından ateşli romatizmanın meydana çıkma olasılığı
%3’tür. Amerika, İsveç gibi ülkelerde romatizmal kalp hastalıkları ile
mücadele bu safhada başlamaktadır. Bütün streptokok anjinlerinin uygun
antibiyotiklerle tedavisi ile önemli bir gurup kalp hastalığını daha
oluşmadan önlemek mümkün olmuştur.
Ülkemizde ise
durum böyle değildir. Aile tarafından yeterince önemsenmeyen boğaz ve
bademcik iltihaplanmaları iyi tedavi edilmemekte ve sonuç olarak ateşli
romatizma ve onun yaptığı kalp hastalıkları günden güne artmaktadır.
Ülkemizde romatizmal kalp hastası sayısının 1,5 ila 2 milyon civarında
olduğu bilinmektedir. Ayrıca her yıl binlerce hasta bu rakama
eklenmektedir.
Böyle bir streptokok anjinini takip
eden 2-3 hafta içinde ortaya çıkan akut ateşli romatizmanın tanınması
güç değildir. Çoğunlukla ilk belirti ateş ve diz, dirsek, el ve ayak
bileği gibi eklemlerin şişmesi, ağrıması ve kızarmasıdır. Bir eklemde
görülen arızalar birkaç gün içinde geçer fakat diğer bir eklemde aynı
belirtiler görülür. Bu şikayetler 1-2 hafta, en fazla 1-2 ay içinde
kaybolur. Orta ve ileri yaşlara görülen romatizmanın aksine eklemlerde
hiçbir bozukluk kalmaz. Ancak ateşli eklem romatizması sadece eklemi
ilgilendiren bir hastalık değildir. Vücudun çeşitli yerlerinde ufak
kırmızı lekeler ve 2 cm. çapında deriden hafifçe kabarık şişikler
görülebilir. Bir diğer belirti de, sinir sisteminin hastalığa iştiraki
ile, çocuklarda anlamsız kol, bacak ve yüz hareketlerinin ortaya
çıkmasıdır. Bu belirtiler yanında hastaların aşağı yukarı %50sinde
kalpte bozukluklar görülür. Çocukta nefes darlığı, çarpıntı, göğüs
ağrısı gibi şikayetler varsa romatizmanın kalbi tuttuğu düşünülebilir.
Ancak kesin teşhis için doktor muayenesi, elektrokardiogram ve kan
tahlilleri gerekir. Bu tetkiklerden sonra hastalığın uygun tedavisi
yapılabilir. Romatizma seyri sırasında kalbin de tutulduğu tespit
edilmişse, romatizma tedavi edilse bile, geçirilen kalp hastalığının
ağırlığına göre değişmek üzere %10 ila %90 arasında kalpte kalıcı
bozukluklar yerleşir.
Önemli bir husus da
romatizmanın tekrarlamaya çok meyilli bir hastalık olduğunun
bilinmesidir. Her tekrar yeni bir kalp bozukluğuna neden olacağı veya
mevcut kalp hastalığını arttıracağı için kalp romatizması geçirmiş bir
hastanın hiçbir şikayeti olmasa bile 5 yıl süreyle romatizmadan korunma
tedavisinde olması gereklidir. Bu tedavi çoğunlukla ayda bir defa
uygulanan bir tür penisilindir. Bazı durumlarda 35 yaşına kadar devam
edilir.
Romatizma kalpte yerleşmişse daha ziyade
kalbin kapaklarına zarar verir. Ancak romatizmanın kalbe yerleşmesi ile
kalp hastalığı belirtilerinin ortaya çıkması arasında aylar veya yıllar
geçer. Bu nedenle, ileri yaşlarda romatizmal kalp hastası olarak gelen
hastaların bir kısmı geçirdiği romatizma atağını hatırlamaz. Diğer
önemli bir husus da çok hafif belli belirsiz geçen bir romatizmanın
bile kalpte ciddi bozukluklar yaratabileceğidir. Anne ve babaların bu
yönden çok dikkatli olmaları gerekir.
Romatizma kalp
kapaklarında daralmalara, genişlemelere veya bazen her ikisine birden
sebep olur. Böyle bir hastanın bazen hiç şikayeti olmayabilir. Hastalık
ancak muayene ile tespit edilir. Şikayetler hastalığın ilerlemesi ile
ortaya çıkar. En önemli şikayet başlangıçta hareketle ortaya çıkan
yorgunluk ve nefes darlığıdır. Daha sonra istirahatle de olmaya başlar.
Hasta çabuk yorulur, bitkinlik hisseder, kilo kaybeder. Bazen tek
şikayet hareketle veya hiç sebep yokken hissettiği çarpıntılardır. Kan
tükürme ve kanlı balgam olabilir. Göğüste ağrı, aşırı terleme ve
baygınlık nöbetleri de bu tip hastalarda izlenir. İleri safhalarda
renkleri morarır, bacaklarda ve karında şişler ortaya çıkar.
Romatizmal
kalp hastalarının bir kısmı istirahat, tuz kısıtlaması ve bazı
ilaçlarla şikayetler geçebilir veya çok azalır. Uzun süre doktor
kontrolünde sıkıntısız bir yaşam sürdürülebilir. Ancak hastalar daima
romatizma tekrarına karşı koruyucu tedavi altında olmalıdırlar. En ufak
başka bir hastalık dikkatle tedavi edilmeli ve gidilen doktor hastanın
durumdan haberdar edilmelidir.
Bir kısım hastalarda
ise saydığımız yöntemlerle tedavi yetersiz kalır. O zaman cerrahi
tedavi ile bozulan kapağın tamiri ve suni bir kapakla değiştirilmesi
gerekir. Ameliyatın ne şekilde yapılması gerektiğine, kalp
kapaklarındaki bozukluğun cinsinin ve derecesinin tayinine karar vermek
için ameliyat öncesinde hastanın “Kalp Kateterizasyonu” denilen bir
yöntem ile tetkiki gerekir. Bundan sonra ameliyat yapılabilir. Ameliyat
sonrasında da hastanın bir kalp merkezinde belli aralıklarla devamlı
kontrolü gerekir.
24 Şubat 2009 19:53 · gfb_nightwolf · 0 fav
· Etiketler
normal insan uykusu.standart uyku
,
uykumu nasıl hesaplarım
,
uykusuzluk neleri etkiler
Tıbbın uyku ile henüz bilmediği çok şey olmakla birlikte artık
biliyoruz ki bedenin onarımı, çeşitli madde ve hormonların sentezi,
hafızanın yapılandırılması, dinlenmemiz uykunun belli dönemlerinde
gerçekleşiyor.
“Uyku tekdüze bir süreç değil. Uykunun, uykuya dalış, yüzeyel uyku,
derin uyku ve rüya ile ilişkili REM (rapid eye movement / hızlı göz
hareketleri) olmak üzere dört dönemi bulunuyor. Anadolu Sağlık Merkezi
Nöroloji Uzmanı Dr. Ferda Korkmaz, uyku eksikliğinin yol açtığı
sonuçları anlattı.
“Uyku süremiz yaşın ilerlemesiyle değişmekle birlikte, herkesin uyku
süresi kendine özgödür. Bunu değiştirebilmek pek mümkün değildir. Bazı
kişiler günde 12 saat, bazı kişiler ise dört saat uykuya ihtiyaç duyar.
Toplumda birçok erişkinin ortalama uyku süresi altı - sekiz saattir.
Yaşla birlikte hem uyku süresinde hem de uyku mimarisinde değişiklikler
olur.
İnsanlar yaşlandıkça, toplam uyku süresinde ve rüyayla ilgili uyku
evresinde geçen sürede düşüş başlar. Yeni doğmuş bir bebek günde 16
saat uyur, rüya ile ilişkili REM dönemi yoğundur. Buna karşın bebeğin
30 yaşındaki annesi günde altı saat uyur (eğer şanslıysa) ve bu sürenin
dörtte birlik bölümünü REM’de geçirir.
Nasıl hesaplanır?
Orta yaşlardan itibaren, uyku süresinin azalmasının yanı sıra, uykunun
karakteri de değişir. Bu yaşlardaki insanlar rüyayla ilişkili evrede
daha az uyurken, yüzseyel uyku dönemleri daha uzun sürer. İnsanlar
yaşlandıkça daha erken uyuyup daha erken kalkarlar. Gençlerde ise tam
tersidir. Gençler, gece daha geç saatlere kadar kalırlar ve günün
çoğunu uyuyarak geçirirler. 80’li yaşlarda değişiklik daha belirgindir.
Gün içindeki uyuklamalarla birlikte günlük toplam uyku süreleri altı -
sekiz saat olabilir. ”
Kişinin gerek duyduğu uyku süresi şu şekilde hesaplanabilir:
Kişi, uyanık olduğu her iki saat için bir saatlik uykuya ihtiyaç
duyuyor. Yaş ilerledikçe bu değişiyor, uyanık kalınan her iki saat için
45 dakikalık uyku gerekiyor. Başka bir deyişle, gün boyunca uyanık
kalınan her saat için “uyku borcu” biriktiriliyor. 16 saatlik bir günün
sonunda, genç bir insanın “uyku bankasına” borcu sekiz saate ulaşıyor.
Buna karşılık yaşlı bir kişinin uyku borcu sadece yaklaşık altı saat
düzeyinde bulunuyor.
Uykusuzluk nasıl etkiler?
Eğer uyku için yeterli zaman ayrılmazsa kişi uykudan yoksun kalır. Bu
durumda gün içinde uykulu olmanın yanı sıra, kişide düşünmeyle ilgili
sorunlar da ortaya çıkıyor. Yeni şeyleri öğrenme daha yavaş
gerçekleşiyor, bellekle ilgili ve karar verme süreçlerinde sorunlar
yaşanabiliyor. Uyku yoksunluğu dışında gelişen birtakım uyku
rahatsızlıkları da ciddi bilişsel ve bedensel bozulmalara neden oluyor.
Bunlar arasında kalp, akciğer ve hormonal hastalıklar yer alıyor.